Yollarda | 1

Günlerdir etkisinden çıkamadığım, istemsizce gözlerimi yaşartan ve beni içimdeki çocuğa mahcup eden belki basit belki de önemsiz gibi görünen bir hadise...

Taş köprünün 200 metre kadar öncesinde bir arkadaşla dolmuşa biniyoruz. En arkadan bir ön sıraya oturuyoruz. Araçta, arkamızdaki anne- oğul dışında kimse yok. Taş köprüye yaklaşınca kırmızı ışıkta duruyoruz. Anne heyecanla en fazla 10 yaşındaki oğluna "bak burası taş köprü" diyor. Çocuk hemen arka camdan dışarı bakıyor, şaşırdığını ifade eden cümleler kullanıyor. "Ne kadar güzelmiş anne" diyor (anne derken sonundaki "e" harfini uzunca söylüyor). Üstünde neden kuşlar var? Annesi cevap vermeden sanki ilk defa duyuyor ya da görüyormuş gibi duraksıyor, bir şeyler yemek için işte. Balık falan yiyorlardır. Çocuğun "martı" yerine kuş demesine takılıyorum, annenin "onun adı martı oğlum" diye düzeltmemesine takılıyorum, martılarla yan yana duyduğumuz simitten bahsetmemesine takılıyorum. Bir an kendimden şüpheleniyorum, acaba taş köprüdeki beyaz kuşlar martı değil miydi? Arama motoruna yazıyorum; tüm veriler arkamda oturan anne- oğulu haksız çıkarıyor. Sonra inene kadar bir daha hiç konuşmuyorlar . Taş köprüyü ilk defa gören 10 yaşında bir çocuk, köprüyü görmesi için heyecanla oğluna gösteren bir anne... Yanımdaki arkadaşa anlatmaya pek niyetim yok. Düşüncelerimi paylaştığım zaman duyduğum cevapları kendi kendime veriyorum; "yine abartıyorsun! Sakın şuan buna ağlama! Unut gitsin, belki de başka bir şehirden yeni taşınmışlardır diyorum kendi kendime. Ama hangi çocuk martıyı bilmez ki. Son birkaç yıldır hiç TV izlemememe rağmen martılara simit atılan sahneler gözümün önüne geliyor. Ya da diyorum, bazen çocuklar bildikleri şeyleri bile dışarıda dikkat çekmek için bilmiyor gibi tekrar sorarlar, belki çocuk tam olarak bunu yapmıştır. Tüm dikkatim dağılıyor. Keşke birkaç kelime etseler de içim rahatlasa diyorum. Az sonra inmek için kalkıyorlar. Hafif esmer, orta boylu ve zayıf bir çocuk. Gözleri çok güzel, elleri bir çocuğun ellerine benzemiyor. Çantamdan krem çıkartıp ellerine sürmek istiyorum. Sonra annesine "bize bir 3-4 saat mühlet versen" demek istiyorum. Önce taş köprüye gider, tarihçesini sesli sesli okur, sonra martılara simit atar ama aynı zamanda balık da yiyebildiklerini anlatırdım. Sonra en yakını Ulu Cami. Kuşlara yem atar, şadırvanda oralet içerdik. Sonra Sabancı kütüphanesine götürürdüm onu, kitapların nasıl arandığını öğretir, kütüphane kurallarından bahsederdim. Ardından Merkez caminin kocaman parkında yürür, yunuslara binerdik. Tam orta kısma gelince pedal çevirmeyi bırakır suyun yunusu nasıl salladığını hissederdik. Yıldızlardan bahsetmek isterdim, güneşten, az zaman sonra havaya, suya ve toprağa düşecek cemrelerden...
İniyorlar dolmuştan. Arkalarında kimi ne halde bıraktıklarından zerre haberleri yok. Tıpkı şu zamana kadar benim onlardan haberimin olmadığı gibi. Haftada kaç kere gördüğüm taş köprüden utanıyorum. Hızlıca önünden geçtiğim zamanlardan utanıyordum, çocukluğumdan ve hâlâ taşıdığımı iddia ettiğim çocuk ruhumdan utanıyorum. Ben çocuksan bu kim? O çocuksa ben kimim? Görmeye çalışarak yaşadığım hayatı kör adamdan farksız yaşadığımı fark ediyorum. Sonra Ulu camide gördüğüm başka bir çocuk geliyor aklıma. Birini beklerken krizi fırsata çevirip uzunca kuşları seyredip yem atmıştım. Yem satan yaşlı amca oradan yavaş yavaş geçen bir çocuğa seslenip az gerideki çeşmeden su taşımasını rica etti. Tahminimce çocuk yedi ya da sekizinci sınıftır. Dört defa kovaları doldurdu, zorlanarak taşıdı. Sonra boş kovayı amcanın yanına bırakırken amca "ne istersin söyle bakim" dedi. Bir şey istemem dedi çocuk. Yan tarafta simit tablasını işaret etti, "simit ister misin?" Yok dedi çocuk, bir tane yem isterim. Adam küçük yem kabını uzattı çocuğa. Yere çöküp eline doldurduğu yemlere kuşların gelmesini bekledi. "Eline gelmezler, bende çok yaptım" dedim. Sonra ayağının ucuna yavaş yavaş dökmeye başladı yemleri. Beklediğim kişi geldiğinde gördüklerimi ona anlatma gafletinde bulundum. Pek önemsemedi. Hatta biraz önemsiz buldu. Anlatırken gözlerim dolmuştu, elimin tersiyle gözümü silip gün geçtikçe yabancılaştığım bu kalabalık şehrin sokaklarında yürüdüm. Çocuğun oturmuş yem atarken fotoğrafını çekmiştim. Birkaç gün duvar kağıdımdı. Sonra belki razı olmazdı deyip sildim telefonumdan.  
Günlerdir aklıma geliyorlar. Eğer bir amacım olmasaydı bir hayır kurumunda gönüllü olarak çalışmak isterdim. Çocukları gezdirmek, onlarla kitap okuma halkaları kurmak, mum yakıp ışığında gölge oyunu oynamak, çamurdan evler yapmak, taş boyamak ve bulutlardan neye benziyor oyunu oynamak... 
Afrika'da bir su kuyusu açtırmak isterdim. Balonlar almak, fidanlar dikmek...
 
Bu çağda kırılmanın başka adı yok. Göremediğim binlerce şeyden özür diliyorum. Üşüyen her çocuktan, çocuğuna yetemeyen her anneden, yaşamına son veren her babadan özür diliyorum. Yüz binlerin kör olduğu bu asırda benim görmemin, görmeye çalışmamın ne anlamı var? Herkesin kulak tıkadığı acılara kulak kesilmemin, gülerek geçiştirdikleri meselelere göz yaşı dökmemin ne anlamı var?
Sadece kırılıyoruz, bunun başka adı yok. 
Sevginin yüreklerde bir gül gibi yeşerdiği günleri görmek için geç kaldım. Bana da 21. asrın talan ettiği gülistanın enkazına bakıp ağlamak kaldı. 
Günlerdir içimde artan sancıyı hafifleten iki ayrı kişiden hakımda ölüm temalı iki ayrı rüya. İki ayrı zamanda yapılan tefeülde çıkan "Her nefis ölümü tadacaktır" ayeti. Hem aylardan şubat. Öyle diyormuş arkadaş rüyasında, "şubatta öldü, şehit yazıldı, ağlamayın" diyormuş. Hem insan hisseder derler. Ağlamaları artar, namazları istemsiz yavaşlar...
Belki günden güne yabancılaştığım bu asırdan istediğim yere gitmemin vakti geldi. Yapamıyorum Rabbim! Uzatma dünya sürgünümü benim. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DİNLENMEYİ ÖĞRENMEK

SOSYAL MEDYA VE REEL HAYAT

Değişmek | Değişime Direnç Göstermek