DİNLENMEYİ ÖĞRENMEK


   Bana anlatılan ve anlatılmayanları düşünüyorum. Öğrendiklerimi ve öğrenmediklerimi. İnsan pekala neyi öğrenmediğini de bilebilir. Sadece biraz düşünmek gerekiyor, tarafsızca ve kendine tolerans tanımadan düşünmesi gerekiyor...

Dinlenmeyi bilmiyoruz. "Dinlenmek" fiilini de, kaliteli dinlenebilmeyi de bilmiyoruz. Bize yorgunluğu öğretenler neden nasıl dinlenebileceğimizi öğretmezler ki? Oysa koşunca "yoruldum" diyoruz, canımız sıkılınca "yoruldum", kendimizden bir kaçış cümlesi; "yoruldum".
Oysa bir fiildi yorulmak. Koşmak gibi, yemek gibi hatta tüm bedenin hareketlerini en minimal düzeyde devam ettirdiği uyumak gibi bir fiildi. Şimdi herkese geçmeyen bir yorgunluk hakim gibi. Düşünüyorum da sanki bir peri elinde büyükçe bir çuvalla evlerimizin üzerine yorgunluk tozu serpiyor gibi. Günde altı saat uyku dinlendiremiyor bizi. Acaba dinlenmek bedenin eylemsizlik hali midir? Zihnî ve kalbî olarak dinlenmek de bedeni hareketsiz bırakarak gerçekleşir mi?
    Şimdiye kadar "yorulsak da devam edeceğiz" diye öğrendik. Bize yorulmayı öğretenler "böyle dinlensen iyi olur, şöyle yaparsan kalbin böyle yaparsan zihnin dinlenir" gibi tavsiyelerde bulunmadılar. Neden bulunmadılar?  En azından ben hiç böyle bir tavsiyeyle karşılaşmadım. Onlar dinlenmeyi bilmiyorlar mı ya da dinlenmek istemeyecek kadar dirayetli insanlar mı? Eğer öyle iseler herkesin aynı olmadığını neden düşünmüyorlar? Hem bir insanın dinlenmeden uzun süre devam edebileceğini düşünmüyorum. Bunun bir yöntemi olmalı diyorum kendi kendime. Yürürken dinlenebileceğimiz bir yöntem olmalı. 
 Yorulacağımızı kabullendik. Dünyada rahat yoktur ancak insan dinlenmeyi öğrenirse daha kolay devam eder. Nefsin zorladığı ve imtihan gereği daraltan anlar da elbet olacaktır ama bu bir hastalıksa elbet ilacının da olması gerekir. Ben yorulmayı anlatırken dinlenmeyi de anlatacağım. Bu yolda yürürken nefessiz kalabiliriz ama maratonda durmadan dinlenmek ve dolayısıyla devam etmek de mümkün diyeceğim.  
      Herkes kendi elleriyle hazırladığı sona doğru yürüyor. Hepimizin yürüdüğünü düşünürsek gelmiş geçmiş tüm insanlarla bir ortak noktamız daha meydana çıkıyor. Doğduğumuzda ölüm küçük bir bebek olarak veriliyor kucağımıza. Dünyanın yollarında büyütüyoruz onu. Nasıl büyüttüğü, neyle beslediği herkesin kendi imkanlarına ve tercihine bırakılmış olsa da hepimizin kundakta büyüttüğü bir bebeği var.

Genç Werther'in Acıları'nda "Atlar uzun süre koştuktan sonra kendilerini nefessiz bırakan damarlarını dişleriyle koparırlar" diye bir cümle var. Uzun süre koşmadık ama nefessiz kaldığımız oluyor. Bizi nefessiz bırakan şeyi çekip koparmak yerine sakinleştirmeliyiz. Günümüz ortodoks tıbbı da sorunlu olan organı direkt vücuttan alıyor ya; çocukken bademciği alınan, safra kesesi alınan yığınla insan biliyoruz. Sorunlu olan yeri kesip atmak değil; tedavi etmek gerekmez mi?
         Beni nefessiz bırakan damarı koparmak istemiyorum. Dinlenmek istiyorum. Öğrensek herkes dinlenmek ister. Koşmayı ve nefessiz kalmayı göze almışsa yoruldu diye damarından olmak istemez. 
Hayatın seyri içinde dinlenme alanları oluşturmalıyız. Yorulunca, kızınca ne yapıyoruz? Bizi ne rahatlatıyor ya da dünyanın gürültüsüne rağmen bizi kendi içimizdeki sessizliğe kaçıran şeyler ne? Bunları tespit ettiğimiz zaman aslında dinlenmeyi öğrenmiş oluyoruz. 
Bazı şeyleri "iş" olarak değil de "dinlenme" olarak görmek gerekiyor. İş her zaman insanı yorar ve insanlar genelde işlerden pek hoşlanmazlar. Tamamen algıyla ilgili bir durum olduğunu düşünüyorum. Kitap okumak birçok insan için bir iş olduğundan herkesin ortak mazereti vakitsizlik oluyor. Oysa okurken dinlendiğini düşünecek olsa okumak için özel zaman ve mekanlar aramayıp fazlaca yorucu bir günün ardından ya da zor geçen bir dersin teneffüsünde bile açıp okuyabilecektir. Kastım insanın konsantre olması gereken fikir kitapları değil. Ama bir şekilde okurken dinleneceği hafif kitaplar tercih edebilir. 
Bir annenin çocuklarıyla ilgilenmek için zamanı olmadığını ve bunun için ne yapması gerektiğini sorduğunu duyunca çok şaşırmıştım. Bulunduğumuz ortamda soruyu teyit eden sesler çoğalınca daha çok şaşırmıştım ve birkaç arkadaşla göz göze geldiğimizi hatırlıyorum. Sonra arkadaşlarla bu mesele üzerine konuştuk. Bir anne çocuğuna zaman ayıramadığını söylüyor. İş yoğunluğu ve meşguliyeti ortada olsa da zaman ayırmadığı bir çocuğun dünyanın başına devadan ziyade bela olacağı ortada değil midir? Arkadaşlarla ortak bir fikir üzerine birleştik; eğer anne evine geldiği zaman odasına çekilip uyumaz ya da koltuğun köşesinde uzanarak dinlenmek yerine çocuklarıyla ilgilenerek dinlense, onlarla geçireceği vakti kendinden veriği bir zaman gibi değilde dinlenme olarak görse yorulmamakla birlikte günün yorgunluğunu atıp dinlenebilecektir. 
Dolabını düzenlemeyi bir iş gibi gören arkadaşlar vardı. Hafta sonu planlarına "dolabımı düzenlemek ya da çamaşırlarımı yıkamak" diye maddeler eklerlerdi. Ve genellikle programın yoğunluğundan bu maddeler eksik kalır dolapları dağınık olurdu. Oysa teneffüs arasında boş konuşmak yerine kalkıp dolabını düzenlese, diğer arada çamaşırlarını makineye atıp bir sonraki teneffüste de serse her şey yolunda gidecektir. Ama onun dinlenmekten kastı biriyle ayak üstü muhabbet etmek ya da muhabbet eden kişileri dinlemek olduğundan işleri yarım kalırdı. Bu da hayatımızdaki birçok meselede olduğu gibi algıyla ilgili bir durum.

Zihnen dinlenme tamamlanmayınca odak zayıflar ve dolayısıyla bedenen dinlenmenin bünyeye hiçbir faydası olmaz. Deliksiz uyku mümkün olmadığı gibi uykunun bozulan kalitesi yorgunluğu katmerler. Bu sebeple zihnimizi boşaltan mini molalar vermeliyiz. Bilmiyorum herkes için aynı olur mu ama on dakika boyunca zihni yormayan bir şey dinlemek (fon, şiir, kuş sesleri vb.) bir çay içmek insanın zihnini dinlendirebilir diye düşünüyorum. Velev ki bu on dakika kişilere göre bir saat kadar uzasın; problemli bir on iki saattense sağlıklı bir on bir saat daha verimli olacaktır. 

Eski yazılarımı okuyunca "çıkıp yürüsem şu caddelerde" vb. cümleler olduğunu fark ediyorum. Keşke buhranlara girmek yerine çıkıp biraz yürüseymişim diyorum. Aslında yürümek tüm bedeni harekete geçirse de beni dinlendiriyormuş.
Bundan önceki evimizin bahçesi vardı. İlk taşındığımızda palmiye ağaçları ve süs bitkileri olan bir bahçeydi. Babam palmiye ağaçlarını söktürüp bir kamyon toprak döktürmüştü. Bahçede her şey vardı diyebilirim. Nane, maydanoz, roka, domates, salatalık, acur, patlıcan, biber, bamya, çilek, böğürtlen, üç tane ayçiçeği bile vardı. Hafta içi kardeşlerimin dokunmalarına izin vermez, hafta sonu ben gelince bahçede hep beraber semaver başına otururduk. Tabi bunlar bir evin ihtiyacını karşılayacak kadar çok değillerdi. Herbirinden en fazla üç kısa sıra vardı. Şeftali, incir, erik ve ceviz ağacı ekmişti babam. Şeftali ve eriği gördük ama ceviz ve incir ağaçları meyve vermeden o evden taşındık. Diğer evler gibi onun yerine de kocaman bir bina dikildi. O zaman babama sormuştum "bu tohumlara o kadar masraf yaptın, ilaçları, bir de sulamak için bahçeye sontaj vurdurdun, her gün işten gelince bir saat bahçeyle uğraşıyorsun değecek mi?" "Yorulmuyorum ki, dinleniyorum, günün stresini atıyorum. Bir de otları temizledikten, olanları topladıktan sonra annenle bir kahve içiyoruz dünya yansa umurumda olmaz" demişti. "Sen de baba!" demiştim. Birkaç gün üst üste babama yardım etmiştim de canım çıkmıştı. Ama şimdi bir bahçemiz yok. Köye gidince bağa vs. gitse de babamın eskisi kadar dinlenebildiğini düşünmüyorum. Annem de küçüklüğümden beri sürekli bir şeyler örer. Dersten yorgun argın geldiği ya da evde derince bir temizlik yaptığı günün akşamında bile bizimle otururken bir şeyler örer. O da dinlendiğini söylüyor. Ben bu kadar yapmasına kızınca "psikologlar bile tavsiye ediyor" diyor. Eskiden olsa boş vakit geçiriyor deyip kestirip atardım. Belki sinirlenirdim de. Şimdi dinlenme vakitlerinde ördüğünü fark ediyorum. Ailesiyle otururken kitap okuyamaz, dersler dinleyemez ya da odasına çekilip uyuyamaz ama eşine ve oğluna atkı örebilir, kızlarına patik ve yazma işleyebilir. Hem de ailesiyle vakit geçirirken yeni şeyler üretebilir. Öyle bir anneden böyle beceriksiz bir kız. Üstelik solak olduğum için öğretse de öğrenemiyorum. Neyse, konuyla ilgisi yok, konuya dönüyorum.
    Dinlenmeyi öğrenerek iş yapanlar sürekli yeni şeyler katıyorlar kendilerine. İşin bir de bu kısmı var. Benden beş yaş büyük biriyle aynı sınıftaydım, dolmuşa beraber binerdik ben kitabımı açardım o da yemek tariflerine bakar, tarif videolarını izlerdi. You Tube de oluşturduğu büyük bir yemek arşivi vardı, fotoğraf galerisi tarif ss'leriyle doluydu. Hayran kalırdım ona. Yaptığı her şeyi çok güzel yapardı. Bir gün kursta yumurta, süt ve yoğurt yok; saat gece iki suları, sınav çalışıyoruz. Size kek çırpayım dedi. "Melike abla şuan mahrumiyet bölgesindeyiz, otur sigalarını ezberle bizim mutfaktan keklik malzeme çıkmaz" dedim. Kursta hayat durmuş, izin alacağımız herkes uyuyor. Kalkıp o saatte kek yaptı. Tadını ve kabarıklığını düşününce birkez daha şaşırıyorum. Mutfağa girince iyi olurdu. Medrese okurken bile bu özelliğini hiç yitirmedi, kendisine takılınca da " her şeyi yoktan var etmeye muktedir olan Rabbim, olmayan malzemelerden şu çocuklara bir pasta çıkarmamızı nasip eder" derdi.
     Bizi üzen şeylere karşı bir savunma mekanizmamız olmalı. Bunlar aynı zamanda bizi dinlendiren şeylerle paralel olacaktır. Okumak şart değil. Kişi kendini keşfettiği zaman yaptığı şeyi o kadar güzel yapıyor ve o alanda kendini o kadar geliştiriyor ki onları kitapla kazanamayacağını anlıyorsun. Yeter ki kendimiz olduğumuz alanı iyi tespit edelim. İlgi alanlarına göre eğitim vermek aynı zamanda nebevi metodunda bir gereğidir. Adalette, doğrulukta, ilimde, takva ve haya da ayrı ayrı isimlerin öne çıkması efendimizin sahabenin içindeki cevheri ortaya çıkarmasından ileri geliyor. 
Nietzsch'nin "Putların Alacakaranlığı" kitabı elmasların kömürlere söylediği bir söz ile biter. Elmas kömürlere karşı "neden bu kadar yumuşaksınız? Sert olun!" diye bağırır. Hepimizin içinde bir cevher var. Şuanda kömür halinde olabilir ama eğer çalışıp üzerine düşersek, emek verip uğraşırsak o kömürün bizi parlatan bir elmas olabileceğine inanıyorum. Şimdiye kadar atkısından örtüsüne denediğim her el işinde dikiş tutturamasam da içimde el işi yapabilen bir cevherin varlığına inanıyorum. Kıymetli dost gülüyor olabilir ama uğraşırsam neden olmasın :)

Bu deveyi güdeceğiz bu diyardan da gitmeyeceğiz. Yorulacağız ama devam edeceğiz. Sadece yürürken dinlenmeyi, tüm olumsuzluklara gözlerimizle şahit olurken,  bize söylenen yanlış sözleri kulaklarımızla duyarken kalbimizi bunlara kör ve sağır yapabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Ki devam edelim, yorulsak da vazgeçmeyelim...

Bir de kısa yazmayı öğrenmem gerekiyor galiba. Yazmak beni dinlendirse de okurken birileri yorulsun istemiyorum. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SOSYAL MEDYA VE REEL HAYAT

Değişmek | Değişime Direnç Göstermek