ŞAHSİYET VE GENETİK FAKTÖRLER






Uzun zamandır aklıma takılan “soyaçekim” konusu üzerinden; aklımdaki soruları cevaplandırmak ve meseleyi daha iyi anlamak için, şahsiyette genetik faktörlerin fonksiyonu ve bu faktörlerin sınırlarını inceleyeceğim.

Soyaçekim: Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilemeyen özelliklerin gen yoluyla bir kuşaktan diğerine aktarılmasıdır.

Tanım üzerine düşünüldüğü zaman oldukça can sıkıcı bir durum söz konusu. Sizin hiçbir fonksiyonunuz yokken genetiğinizde yüklü olduğu için bazı huylarla hayatınızı devam ettirmek zorundasınız çünkü DNA’nızda yüklü şeyleri değiştirme yetisine sahip değiliz. Acaba mesele gerçekten bundan ibaret mi?

Mark Wolynn “Seninle Başlamadı” kitabında genetik faktörlerin fonksiyonundan bahseder. Kitabı okurken birçok yerde “acaba bu huyumu kimden almış olabilirim” diyerek zihninizde nineleriniz ve dedeleriniz üzerinden bir mizaç tarama testi uygularsınız. Kitabın “Aile Zihni” bölümü şu paragrafla başlıyor; “Basitçe söylemek gerekirse, annemiz aracılığıyla büyükannemizin annelik özelliklerini alırız.  Büyükannemizin katlandığı travmalar, acılar, kederler, çocukluğundaki veya dedemizle yaşadığı zorluklar kendi yaptığı annelikle bizim annemize geçmektedir. Bir önceki nesle bakacak olursak, büyükannemiz ve sizin aranızda olan aktarımın aynı şekilde olduğu görülecektir.”

Bölüm içinde paragrafa delil olabilecek vakalar ve insanı ikna eden bilimsel veriler mevcut. Bazen durum farklı seyreder. Mesela büyükanne çok neşeli, yumuşak, sevecen bir yapıya sahipken; anne küçükken babasını kaybeder ya da ciddi çocukluk travmaları geçirir ve bu şekilde kendi çocuklarına bunları istemeden olsa da aktarır. Kitapta geçen bir örnek verecek olursak; “Eğer dedeniz içki içme, kumar alışkanlıkları sebebiyle aileden reddedilmişse bu veya daha çok davranışın sonraki nesillerden biri tarafından yinelenmesi mümkündür. Böylelikle aile acıları daha sonraki nesillerde devam eder.”                                                                                                                                                                                                       
“Baba koruk yer çocuğun dişi kamaşır” atasözünü hatırlattı bana. Konu üzerindeki savlarla devam edeyim.  Aile travmalarının yeniden yaşandığı görüşüyle çığır açan Norman Doidge’nın “Kendini Değiştiren Beyin” kitabının kısaca özünü verecek olursak; Psikoterapi genellikle hayaletlerimizi atalarımıza dönüştürmekle ilgilidir. Yani atalarınızla ve onların size aktardığı genlerle yaşarsınız, psikolojik buhranların sebebi budur. Onları birer hayalet haline getirip geçmişin tozlu sayfalarına gömmezseniz asla iyileşemezsiniz. Biraz daha kabaca; atalarınızın size bıraktığı kötü miraslardan kurtulun diyor yazar.

Aile travmalarının özelliklerini kalıtsal olarak devraldığımız ve yeniden yaşadığımız görüşüyle tanınan Alman psikoterapist Bert Helinger’in savını kısaca özetlemek mümkün; bir ebeveynin, kardeşin veya çocuğun zamansız ölümü, terk ediliş veya intihar gibi travmatik olayların bizler üzerinde inanılmaz etki bıraktığı aile ve devamında gelen nesiller üzerinde gözlemlenmiştir. Bu izler daha sonra aile üyeleri tarafından bilinçsiz bir biçimde geçmişte yaşanan bu acıları tekrarlanır. Bir travmanın tekrarlanması her zaman asıl olayın tam bir kopyası değildir. Bazen bedel de ödenebilir.

Seninle Başlamadı kitabını 2018 yılında okumuştum. Okuduğum zamanı ve gözlemlerimi düşününce kitaptaki iddia ve delillerin kuvvetli oluşundan olsa gerek, birçok meseleyi üzerinde araştırma yapmadan özümsemişim. Mesela düşünmeden konuşan ve birçok defa birçok kişiyi kıran bir arkadaşa karşı içten içe “annesinden aldığı bir özellik, aslında onun bir suçu yok” diye düşündüm hep. Çünkü annesi de aynı onun gibiydi. Söylediklerine pek takılmıyordum, tüm sınıfın tavır alıp boykot ilan ettiği zamanlarda olduğu gibi devam ediyordum. Başka birinin aşırı bencil taraflarını küçük yaşta babasını kaybedişiyle bağdaştırıp ona kızan arkadaşlara “babanızın olmadığını düşünür müsünüz? Her hafta sizi kapının önüne kadar bırakan bir babanız var, onun yok. Bencil olması normal, alttan alacağız” diye savundum. Şimdi düşününce, aile yapısının büyük etkisi olsa da kişilerin bulunduğu durumun kendi tercihleri olduğunu anlıyorum. Belki de arkadaşların aldığı tavrı bozmak yerine onlara katılsaydım sözü geçen kişi bu yönünü düzeltebilirdi. Aile yapısı aslında iyi olmayan ama kendisi bunları aşarak bambaşka biri olan birçok insan tanıyorum. Daha doğrusu şu anda bunları fark ediyorum. Kişinin birçok yönde ailesine benzediği su götürmez gerçek olsa da yaptıkları hataları ailelerine mal edip onlara karşı yumuşak davranmak, hüsnü zanda bulunup her koşulda alttan almak  iyi niyet değil kabaca ahmaklık oluyor. Devam ediyorum.

Soyaçekim konusunda Alfred Adler ve Mark Wolynn arasında bir tartışma mevcut. Aslında bu tartışmayı aksi görüşlerde oldukları için ben oluşturmuş oluyorum. Gerçekte yaşadıkları dönem farklılıkları sebebiyle birbirlerinin görüşlerinden haberdar bile olmayabilirler:) Yine de fıkıh, usul ve akaid derslerinden tecrübeyle bu şekilde daha akılda kalıcı oluyor.

Alfred Adler çocuğun gelişiminde rol oynayan üç maddeden bahsediyor;
  •       Soyaçekim
  •        Çevre ve eğitim
  •        Çocuğun özgür yaratıcı gücü

Üçüncü madde en önemli olanıdır. Daha anlaşılır kılmaya çalışayım; mesela çocuğun şımarık olması yanlış eğitimin sonucudur. Ancak şımartılmak istenmeyen çocuk yaratıcı gücü sayesinde şımartılmasına izin vermeyecektir. Adler bu görüşüyle beraber insanın çevreden etkilenme oranının büyüklüğünden de bahsediyor. Ve “soyaçekimden aldığı özellikleri değiştirmek onun özellikleri ve çevresini ne şekilde değerlendirdiğiyle doğru orantılıdır” diyor. Mesela insana “dobra konuşmak” genetik bir miras olarak kalmışsa kişi onu alanı üzerinde, faydalı kullanabileceği gibi; işi patavatsızlık boyutuna getirip kırıcı ve itici bir şekilde de kullanabilir. Adler’ın tam olarak savunduğu bu. Genetik faktörler önemlidir ama kişinin kendi gücü (iradesi) daha önemli ve ön plandadır.

Konu üzerinde ciddi iddialar, yığınla veriler ve çalışmalar mevcut olsa da temel olanları ele almak konunun akışı açısından yeterli olacaktır.

Bu işin iddia tarafıydı. Şimdi gerçek kısmına geçelim. Kişinin şahsiyetinin soyuyla bir ilgisi var mıdır? Yalancı ya da hırsızlara baktığımızda genelde aileden en az bir kişinin aynı problemlemi taşıdığını görürüz. Konuyu düşünürken en çok aklıma takılan kısım burasıydı. Alfred Adler “Yaşamla İlgili Sorunlar” kitabında suçların altında yatan psikolojik etkenleri açıklarken çok güzel bir izah yapmış, kısaca özetleyecek olursak; Mesela, çocukta hırsızlık vardır. Bakıldığında baba da hırsızdır. Çocuklar genelde şekerleme vb. küçük şeyleri evde izinsiz alırlar. Bu kısım pek anormal değil, her çocuk evinde her yediği şeyi annesine bildirmiyor sonuçta. Ancak ebeveynlerin bu duruma karşı takındıkları tavır çok önemli. Mesela eve misafir gelecektir ve az miktarda bulunan kurabiyenin yenilmemesi gerekiyordur. Ebeveyn çocuğa bunu izah etmeli ve kurabiyeyi mutfak masasına ya da çocuğun istese ulaşabileceği bir yere koymalıdır. Eğer kurabiyeler saklanırsa çocuk için hırsızlığın ilk adımı gerçekleşmiş olur. Mesele kurabiyeyi yemek değil, saklanan şeyi elde etmektir. Aynı minvalde evin içinde meblağ fark etmeden paraların bir yeri olmalıdır. Bu birçok evde tabii bir durumdur, baba çıkmadan parayı vestiyer vb. bir yere bırakır. Bırakılan para aynı şekilde orada durur. Aksi durumun söz konusu olduğu evlerde hırsızlık mevcut olmasa da güvensizliğin getirdiği aile içi huzursuzluk mevcuttur. Yani bir bakıma çocuğu hırsız haline getiren ilk etapta ailenin tutumudur. Çocuk genetiğinde hırsızlık hasletiyle doğmaz. Bazı çocuklar büyüdüğünde bırakırken bazıları da devam eder. Bu kişinin kendi problemi olmakla beraber ailesini suçlayacağı bir bağı kalmamıştır.

Alfred Adler, “Psikolojiye dini kavramlar karıştırılmamalıdır. Bazı insanların yaptığı gibi dini psikolojinin temeli olarak kullanmanın bir manası yoktur. Bilimsel araştırmalar o zaman zorla bir yere yönlendirilmiş olmaktadır. Aynı şey siyaset için de geçerlidir.” Dese de meseleye İslam’ın bakışını getirmek istiyorum. Çünkü İslam onların yaptığı gibi bilimin önüne set olmamış; aksine teşvik edip ilmin kaynaklığını yapmıştır. Yine İslam onların bilim adamlarına yaptıkları gibi aforoz edip idam etmemiş; aksine öncü olarak kabul etmiştir. Yine İslam’ın cihan şumül kitabı bilime ışık olmaya devam etmekte ve 1400 yıl öncesinden bugün yeni keşfedilen evren kurallarını sunmaktadır. Adler’ın bahsettiği din ile benim huzur ve mutluluk kaynağı dinimin aynı olmadığını belirterek meseleye İslam’ın bakışını getirmek istiyorum:

Peygamberimiz (sav) “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” buyurmuştur. Yani her doğan sâfi bir şekilde doğar. Bazı İslam alimlerine göre fıtrat, “hilkat, ilk yaratılış hali” demektir. Bundan da her insanın yaratılış itibariyle İslam’ı kabullenmeye uygun ve hazırlanmış olarak selim bir halde yaratılışı kastedilmektedir. Diğer bir ifadeyle fıtrat, insanın yaratılışındaki arzu, istek ve temayüllerini toplayan ve insanın nefis ve ruhunun derinliklerinde Allah tarafından kodlanarak yerleştirilmiş, insanın tabiatıdır. Buna göre fıtrat ilk yaratılış anında varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan ilk durumlarını belirtir. Fıtrat gerçeğe meyletme yeteneğidir. Bu yetenek, kendisine seçme şansı tanındığı zaman fıtrata gerçeği seçtirir. Boş, önceden saplantıya düşmemiş ve ön yargılara takılmamış bir kişinin önüne iki seçenek konulsa, kesinlikle gerçeğe eğilim duyacaktır. Boş, geçmişin kalıntılarını kendisinde barındırmayan bir zihne sahip insana, bir İslam bir de diğer inançlar teklif edilse kesinlikle İslam’ı seçecektir. Fıtrat, insanın özgün yaratılışıdır. Yani insan doğduğunda iyi ve kötüye karşı nötrdür. İyiye meyyal olmak onun genetiğinde olsa da kötüyü de seçebilir. İslam’da insan başkasının günahıyla dünyaya gelmez. Hristiyanların yeni doğan bebeği acı verir şekilde vaftiz etmeleri, Hz. İsa’dan yüklendiği günahı sebebiyledir. Bu mantığa ve vicdana aykırıdır. Aslında kişinin travmaları ve bazı hasletleri ailesinden gen yoluyla aldığını ve bunun değişemeyeceğini söylemek tam olarak vicdansızlıktır.

Peki kişideki iyi hasletler nasıl aktarılır?
 Ebeveynlerin çocuğu yetiştirme tarzlarından kaynaklanan bir meseledir. İyi ebeveynler genel de iyi çocuklar yetiştirir. Ama iyi bir aileden çıkan baş belası kişiliklerin olması ya da kötü bir aileden çıkan çok iyi şahsiyetlerin meydana gelmesi kişinin en büyük fonksiyonu kendi içinde barındırdığının delilidir.

Aile ve sosyal çevre dış faktörlerdir. Ancak kalp ve nefis kişinin içindedir. Kalbi eğitim gerçekleştirildiği zaman hataya düşme olasılığı azalır. Kişinin yaptığı hatalar ailesine ya da genetiğine mal edilemez. İslam’da kişi ailesine göre değil kendisiyle yargılanır. Efendimizin, “kızım Fatıma’da olsa hırsızlık yapanın elini keserim” demesi bunun göstergesidir. Yine münafıkların başı Abdullah bin Ubey Bin Selül’ün oğlu Abdullah peygamberimizin yanında vazifelidir ve babasından dolayı olumsuz hiçbir tavırla karşılaşmaz. Eğer genetik faktör birincil etken olsaydı peygamberimiz Abdullah’ı İslam’ın safına kabul etmezdi. Hz. Nuh’un oğlunun isyan edenlerle olması da bunun zıddına bir örnektir.

Bu bir araştırma yazısı. “Seninle Başlamadı” kitabının tamamını yanlış bulmuyorum. Kitapta annenin gebelik sürecinde yaşadıkları başta olmak üzere, mizacı ve eğitiminin çocuk üzerinde etkisinden, babanın tutum ve davranışlarından ve ebeveynlere karşı tavırları yumuşatmak gerektiği ve bunun yollarından bahsediliyor. Oldukça zengin içerikli bir eser. Ancak okuduğum bazı kitapların da savunduğu bu soyaçekimin doğru olması halinde haksızlık olduğunu düşünüyorum. Herkes iyi bir nesle sahip olarak dünyaya gelmez. Yezid’in soyundan geldiği için zalim olunmayacağı gibi, peygamber soyundan geldiği için de ermiş ya da velî olunmaz.

Hataların temeli çocukluktan başlar. Ekseriyetle hataların müsebbibi ebeveynlerdir. Ama çocuk büyüdüğünde bunları değiştirebilir. Hatta çocukluğundan itibaren tercih ettiği doğru sosyal çevre ile ailesinin hatalarından hiçbirine sahip olmaz. Kişinin kendi tercih ve iradesine bağlıdır. Aslında Necm 39 meseleyi kökten çözüme kavuşturuyor; "İnsana çalıştığından başkası yoktur." İnsan genetiği üzerinde herhangi bir çalışma yapamayacağı için savların çoğunluğu etkisiz hale gelmiş oluyor.

Adler'ın düşündüğünün aksine, dini esas aldığımız kadar iyi olacağız. Kendi benliğimiz ve psikolojimiz başta olmak üzere, ailede, çocuk eğitiminde, mirastan evililik hukukuna ve siyasete kadar her meselede din ile ilişkimiz doğrultusunda huzura kavuşacağız. 
Hayatımızın tamamında İslam'ı esas almak duasıyla. 







Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DİNLENMEYİ ÖĞRENMEK

SOSYAL MEDYA VE REEL HAYAT

Değişmek | Değişime Direnç Göstermek