söz.

       

"Söz eşikte yatan bir aslan da olabilirdi, yularından çekilen bir deve de." diyor Ali Ural kitabında. Okumaya devam etsem de aklım o sözde takılı kalıyor. 

Sözden bahsediyor yazar. Bu bir cümleyi bir kitap kadar esnetebilirdi aslında. En azından bir paragrafla da açıklayabilirdi. Ama yazar bir cümleyle okuyucuyu düşündürmek istiyor anlaşılan. Ali Ural'ın tarzı biraz da örtülü yazmak galiba.

        "Söz, eşikte yatan bir aslan..." Bir aslan söz konusu ve eşikte yatıyor. Aslan besleyen biri o aslanla başkalarının sonunu getirebileceği gibi, sahibi olduğu aslan tarafından kendi sonu da gelebilir. 
Demek ki söz dediğimiz şey şairin dediği gibi sadece boşluğu dövmüyor. Başkasının sonunu getirebileceği gibi kişinin kendi sonu da olabiliyor...
 Aslında direkt konuyla ilgili olmasa da peygamberimizin "aslandan kaçar gibi vebadan kaçın" hadisi geliyor. Veba... Salgın hastalık. Aslanı açıklamaya gerek yok. O aslanı uyandırmamak lazım. Ne başkasının ne de kendi sonumuzun bir aslan tarafından gelmemesi için...
          Elinden balonu kaçan bir çocuk düşünüyorum. Bir anlık dikkatsizlikle şimdiye kadar sıkı sıkı tuttuğu, belki sahip olmak için ağladığı balonu elinden kaçmıştır. Suç kimindir? Dikkatsiz davrandığı ve balonuna sahip çıkamadığı için çocuğun mu? Yoksa zaten mavi göğe sevdalı uçan balonun mu?
Balonunu yitiren çocuk biraz ağlar, balonun arkasından pişmanlıkla bakar, dikkatsizliği yüzünden kendine kızar. Ama çocuk o, unutur hemen. Burada çocuk biziz, söz ise elimizdeki balon. Ya çok dikkatli olacağız ya da yitirmeyi göze alacağız. Burada yitiren sadece çocuk değildir. Çocuk balonu yitirir, balon birinin mutluluğu olmayı...

Ali Ural devamında yularından çekilen bir deveye benzetiyor sözü.

Muhammed Esed'in "Mekke'ye Giden Yol" kitabının büyük bölümü çölde geçer. Kitabın başında kısaca develeri anlatır. Çöl gibi zorlu bir yol için nasıl uygun yaratıldıklarından bahseder.
         Çöller, yaşamaya en elverişsiz yerlerdir. Gündüzleri aşırı sıcak, geceleri soğuktur. Su ve gıda çok azdır. Kızgın kumlar üzerinde yürümek, diz çökmek son derece can yakıcıdır. Dahası kum fırtınaları çıktığı zaman gözlerinize kum kaçar, etrafınızı göremezsiniz. Ayrıca akciğerlere kum dolarsa hayatınız sona erer. Ancak develer bu zorlu şartlarda yaşayabilecek şekilde yaratılmışlardır.
Belki de bizim böyle bir dünyada yaşamamızı kolaylaştıracak olan sözdür. Çöl için deve ne ise, bizim içinde söz odur.
Çöl... Yani dünya... Binlerce zerre. Atomlardan oluşan bir evren, başka bir evrende bir atom.  Belki de yazar sözü bu yüzden bir ata ya da direksiyonu (kontrolü) elimizde olan bir otomobile benzetmek yerine deveye benzetmiştir. Bu hayat tıpkı bir çöl yolculuğu gibi zorludur. Çölde otomobilin bir kıymeti yoktur, devasa gemilerinde. Baktığımız zaman çöl bu dünyadır. Deve de sözümüz. 
Aslında yazar sözü dizginleri elimizde olan bir ata da benzetebilirdi. Zaten Muhammed Esed'de çöl yolculuğunu at üstünde geçiriyordu. Hem atlar her yerde daha hızlı koşarlar. Ama deve öyle değildir. Neden deveye benzetmiş olabilir? Düşünüyorum...
Çünkü deve çöl için yaratılmıştır. Tıpkı sözün dünya için yaratıldığı gibi. Ahirette sözün bir kıymeti yoktur. Orada ancak dünyada yapılan fiiller vardır. Deve çöl için, söz dünya içindir diyebiliriz o halde.
Belki de bu dünyada istediğimiz gibi yaşayabilmemiz bu deveyi gütmemizle mümkün olacaktır.
      İnsan Yol almak istiyor... Dünya kendi ekseninde dönüşünü tamamlarken arkada kalmak istemiyoruz. İhtiyacınız bir deve diyor Ali Ural. Ya da ben yine fazlaca büyüttüm bu meseleyi de. Yazar okusaydı bu yazdıklarımı belki katılmazdı bana ya da başka anlamları vardır kendince. Bilmiyorum...
       "Aklın süsü dil, dilin süsü söz, insanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür. İnsan sözünü diliyle söyler. Sözü güzel olursa yüzü parlar." diyor başka biri. Yüzümüzün parlaması için, en azından yere eğilmemesi için sözü yasaklamalı diyorum. Daha doğrusu ben değil  Şükrü Erbaş diyordu;
"Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? 
Dilinden mi,yüreğinden mi,aklından mı?
Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi?
Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur
bir başka insanda.
Yerini bulur mu gerçekten?
sözü yasaklamalı Ömür Hanım,
yasaklamalı...
Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz, boşluğu dövmekten başka
ne işe yarıyor ki?
Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi, dilleri yerine,
her şey daha yalansız,daha içten olurdu.
Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden, yanılıyor muyum?
Olsun.
Yanıldığımı biliyorum ya..."


Hayat şiirler kadar güzel değil. Şiirlerde her şey yolunda gider, gerçek hayatta felaketler ard arda dizilir. O yüzden Şükrü Erbaş ile bu noktada ayrılıyorum; Hatadan dönülmezse yanıldığını bilmenin bir önemi yoktur. Sözü yasaklamalı! Yol uzun, yoldaşı yormanın gereği yok. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DİNLENMEYİ ÖĞRENMEK

SOSYAL MEDYA VE REEL HAYAT

Değişmek | Değişime Direnç Göstermek