unutmak.
Kafeste olan bir bülbüle içerlenen ve onu serbest bırakmak için bir çocuktan satın alan, kafesin kapısını açtığında bülbülün kendisini terk etmediği Süfyan es- Sevri'den söz ediyor okuduğum kitap.
"İlim susmayla başlar, dinleme ve ezberle devam eder ancak yaşadıktan sonra öğretilebilir" diyor. "Kişinin ilmi çoğaldıkça acısı da çoğalmalı, kalbe acı getirmeyen ilimden bir şey beklenmemeli" diyor.
Çarşıda alışveriş yaptığı sırada kendisine bir soru yöneltiliyor. "Aklım dirhemimde takılı kaldı" diyerek soruyu cevapsız bırakıyor. Birkaç satır önce insanların kalben dünya malına daldığına içerlenen birinin aklının dirheminde kaldığını düşünmüyorum. Bu, dünyaya dalmak değil, dünya ile meşgul olduğu sırada kendini böyle bir mesele cevaplamaya ehil görmemek.
Dünya ile uğraşmadığımız zamanları arıyorum. Günü saatlere bölüyorum önce, saatleri dakikalara. Saniyelere bölmeye cesaret edemiyorum. Dünyadan kaçtığımız zamanlarda bile üzerimizde kokusunu taşıyoruz. Aklımız dirheme takılmıyor, çünkü hiç ondan ayrılmıyor. Dirhemden kastım elbette sadece para değil. Dünya ve içindeki her şey. Yakamızı kurtaramıyoruz dünyadan. Oysa onlarca kez dinledik aldatıcı olduğunu, çöldeki serap misali yalandan ibaret olduğunu. Ama insan unutkanlığıyla meşhurdur. Unutuyoruz. Unutkanlığımızın ardına sığınıyoruz birçok defa.
Bazen evde annemin yapmamızı söylediği bir işi unuttuğumuzda "işinize gelmeyeni unutuyorsunuz" der. İlk duyduğumda biraz sinirlenir gibi oldum bu söze. Sonra unuttuğum ve unutmadığım şeyleri düşündüm. Kitap seçecektik beraber, gece yarısı oturup kitap baktık, çünkü akşam bakarız demişti, hatırlatmış, bilgisayar başına oturtmuştum, unutmamıştım. Sonra bana anlatması gereken bir şeyin olduğunu söylemişti, sessiz müsait bir zamanda hatırlatacaktım, onu da unutmamıştım. Anlatana kadar her boşlukta hatırlattım. Ama derin dondurucunun raflarını silmeyi unuttum. Zaten gün boyu evde değildim, bahanem de hazırdı hani! Sonra ocaktaki yemeği karıştırmayı da unuttum. Bu unuttuklarımı farkında olarak ihmal etmiyorum elbette. Ama annemin dediğine geliyor, yine haklı çıkıyor "işimize gelmeyeni unutuyoruz." Ahireti de kasıtlı unutmuyoruz. Ortada dehşet bir gerçek var, işimize gelmediği için unutuyoruz. İşimiz safi niyetle ahiret olmadığı için...
Arapça sınavında kağıdımı teslim ederken hocamız "hepsini yaptın mı?" diye sormuştu. Kağıt üzerinde "nesitü" kelimesini gösterip "bunun anlamını unuttum ama diğerlerini cevapladım" dedim. Hocamız "ne yaptın?" diye sordu tekrar. "Unuttum hocam" dedim. Bir kelime için beklemek istemiyordum. Sınavlarda uzun kalmaktan her zaman nefret etmişimdir. Hemen cevaplayıp teslim ederim kağıdımı, genelde ilk çıkardım. "Otur" dedi bana, "o kelimeyi ne yaptığını bir daha düşün, doksan sekiz alsan iki puanla yüze tamamlarım ama sen o kelimeyi kaybedersin" dedi. Yüz ve doksan sekiz arasında bir fark yoktu. O kelimeyi hatırlamak istemediğimi düşündüm. Hocam hatırlamıyorum dedim. Kırılan iki puanda acizliğimin göstergesi olsun. Bir daha sordu, "sen o kelimeyi ne yaptın?" "unuttum hocam" dedim, o anda aklıma geldi, nesitu unuttum demek. Kelimeyi kağıda yazıp çıktım.
Unuttuğumuzu bile unutuyoruz. Süfyan, bir anlık düşündüğü dünya için soruyu cevapsız bırakırken biz bildiğimiz her soruya dolu dolu(!) cevap veriyoruz. Elbette kafamızdan hüküm çıkarmıyoruz ama aklımızın takıldığı şeyler bizim konuştuklarımız önüne set oluyor. Acaba dinleyen ne kadar mutmain oluyor ya da kaçta kaçını hayatına geçiriyor tartışılır. Ama bunu tartışacak kişiler bizler değiliz. Ki daha kendi anlattıklarımızın üzerine sinen dünyadan kurtulamıyoruz. Aklımızdan çıkmaması gereken meseleleri unutuyoruz. Nerede dikkatimizi dağıtacak, odaklanmamızı zorlaştıracak bir mesele varsa elimizle koymuş gibi buluyoruz. Sonra sanki bir ceketi askıya asar gibi aklımızı gidip o meselenin üzerine asıyoruz. Sonra sabrı anlatıyoruz, sebattan bahsediyor, güzel dinimizin değişmez fıkıh kaideleri üzerine müzakere ediyoruz. Bazen bir hadisi tevil etmeye çalışıyoruz. Aklımız askıdayken haddimiz olmayan meselelere duruyoruz. Namaz kılarken aklımıza gelirse askıdaki ceketi alıp giyiyoruz üzerimize. Onun dışında aklımız havada, ceketini unutmuş haber muhabiri gibi sahnelerde konuşuyoruz. Ceketsiz muhabir pekala konuşabilir, ama ekranda takım elbiseli muhabiri bir de ceketsiz ya da eşofmanlı düşününce konuşmasının tesirinin ne derece kırıldığını ölçebiliriz.
Unuttuğumuz şeyleri zihin ve kalbimizin merkezine koymamız gerekiyor. O zaman her şeyin daha itidalli olacağına inanıyorum.
Rabbim bizi, Allah'ı unutan ve Allah'ın da kendisini unuttuğu kullardan beri kılsın. Bizi ayaklarıyla beraber tüm uzuvları yolda olanlardan eylesin.
Yorumlar
Yorum Gönder