NEVROZ | NEVROTİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU







Son dönemlerde artan ya da alana ilgi duyanların daha sık duyduğu nevroz ya da nevrotik kişilik bozukluğu nedir?
Nevrozları, sebep ve sonuçlarını daha iyi anlamak ve özümsemek adına Karen Horney'in "Çağımızın Nevrotik Kişiliği" ve Alfred Adler'in "Yaşamla İlgili Sorunlar" kitabı ışığında bu konuları inceleyeceğim.

Nevroz: Kişinin nedenini bilmediği veya çok az bildiği iç çatışmalar ile birlikte toplumsal hayata uymak için gösterdiği çabalardan kaynaklanan ciddi ve sürekli davranış bozukluğudur. 
Alfred Adler, “Nevrozlar, genelde sorunun ne olduğunun gerçek manada anlaşılamadığı, insanlığın mükemmelliyetsizliğinin bir parçasıdır. Nevroz kavramını yeterince geniş çapta algılamak mümkün değildir. Hatalı hareketlerin gerçekleştiği yerlerde nevrotik gelişmeler söz konusudur.” diyerek daha tatmin edici bir tanım yapmıştır.
Psikiyatri el kitapları nevrozların yeterince tatmin edici tanımını sunmaz. Orada şunu okursunuz: “Nevroz aşırı bir telkine hassaslık durumudur.”
Aslında nevroz, bilinç dışının bilinç ile arasındaki kavgadır. Her nevrozun ortak özelliği aşırı hassasiyettir. Nevrozları normal insanlardan ayıran temel şey aşırı sinir, kin ve kaygı bozukluğudur.
Nevrotik bozukluk: Güvensizlik, kaygı, huzursuzluk, nefret, odaklanamamak, plansızlık gibi belirtilerle ortaya çıkan bir duygu durum bozukluğudur. Nevrotik nedir, sorusunun cevabı ise bu duygu durum bozukluğu yaşayan kişilerin ruh halini yansıtan ifadedir olarak yanıtlanabilir. Yani 'hastalığın adı nevroz; kişide bulunması nevrotiktir' diyebiliriz. Tıpkı depresyonda olan kişilere depresif denildiği gibi nevrozları bünyesinde bulunduran kişiye de nevrotik denir.
Nevrotik eğilimler her insanda olabilir. İşlevsel ve psikolojik belirtilerle ortaya çıkan nevrotik bozukluk hem duygu hem de davranış bozukluğunu kapsar. Nevrotik bozukluğu olan kişilerin bir takım ortak özellikleri vardır:

•    Aşırı derece şefkat ihtiyacı,
•    Başkalarına duygularını göstermede zorlanma,
•    Güvensiz, huzursuz ve aşağılık hissetme,
•    Sosyal faaliyetlere karşı çekingenlik,
•    Geleceğe dair plan yapmada başarısızlık,
•    Saldırgan ve düşmanca tutumlar,
•    Bilinçaltı korkuları

Karen Horney kitabının “Giriş” bölümünde meseleyi özetleyen bir paragrafla olası sorulara en başında kısaca cevap vermiş;
“Çocukluktaki deneyimler nevrozların belirleyici koşullarını sağlasalar da sonraki sıkıntıların tek sebebi değildirler. Dikkatimizi mevcut nevrotik sıkıntılara odakladığımızda, nevrozların sırf rastlantısal bireysel deneyimlerle değil; aynı zamanda yaşadığımız belirli kültürel koşullarla da ortaya çıktığını görürüz. Hatta kültürel koşullar bireysel deneyimlere renk katmakla kalmaz, son tahlilde onların özel biçimlerini de belirler.”
Yani nevroz çocukken yaşanılan herhangi bir travmaya bağlı olabileceği gibi, sonradan da kazanılabilir. Ve bununla beraber gen yoluyla bir sonraki nesle aktarılabilen bir şey değildir
Nevroz normalden sapmadır. Ancak “normal” tanımı kültüre, yaşanılan yere, aile ve cinsiyete göre değişiklik gösterebilir. Bu sebeple genel belirti ve tanılar üzerinden incelemek daha sağlam olacaktır.

   Nevrotik kişilik bozukluğu nedenleri, genellikle kaygı bozukluklarına, genetik yatkınlığa ve çevresel faktörlere dayanır. Bireyin kaygılarını kontrol edememesi, obsesif kompulsif bozukluk, sosyal fobi, bipolar bozukluk, panik, özgül fobi, travma sonrası stres bozukluğu, ağrı bozukluğu ve kaygı bozukluğu gibi durumlar da nevrotik kişilik bozukluğunun birer parçasıdır. Yani travmaya ve kişide oluşturduğu sonuca göre değişir.
Nedenlerine gelmeden ve yeterince araştırmadan “bende de nevroz var galiba” diye düşünülür ancak nevrotik kişilik genellikle gergin ve şiddetlidir. Özellikle kişisel hırsa, kibre ve ukalalığa sahiptirler ve sürekli olarak kendilerini başkalarına daha büyük göstermek için çabalarlar. Aslında temelinde aşağılık kompleksi yatar. Nevrozları normal insanlardan ayıran şey ihtiraslarıdır.
    Bu insanlar genellikle “istiyorum ama” ifadesini kullanırlar.  Bahanelerin ardına sığınıp harekete geçemezler. Cesaretleri yoktur. Başarıyı hiçbir şey yapmadan elde etmek ve bununla beraber sürekli yardım edilmek, acınmak isterler. Kişinin kendisinde başlayan bir şey olduğu için yol gösterilmesi kişinin uygulamasına bağlıdır. Yani kişi uymadıktan sonra tedavi fayda vermez ki genelde tedavi edilemez bir hastalık olarak bilinir. Kişi “istiyorum” diyerek bir adım atar ve sonra “ama”yı ekleyerek bir adım geriler. Bir adım ileri bir adım geri olmak üzere hiçbir zaman gelişim gösteremez. Gelişim için amalarını ortadan kaldırması gerekmektedir. İntiharlar edenlerin çoğunda nevrotik kişilik bozukluğu mevcuttur.

Nevrozlar kendi içinde çeşitli sınıflara ayrılırlar. Aslında şu kısma kadar pek ciddi görünmeyen nevrotik kişilik sergilediği davranış ve tutumlarla fazlaca tehlikelidir. Nevrotikler genelde dışarıya zarar veremezler. Sürekli “ama” ile yaşadıklarından harekete geçme olasılıkları düşüktür. Mesela “annemi öldürmek istiyorum ama” vb. ifadelerle beraber yaşarlar. Düşündükleri şeyi direkt gerçekleştiremeseler de normal ilişkilerde bulunamazlar.

   Tüm nevrozların ortak özelliği kaygı bozukluğudur. Korku insanın fıtratında vardır. Ancak kaygı psikolojik hasar sonrası ortaya çıkar. Basit bir örnekle ve günümüzle anlatacak olursak; Salgın hastalığın olduğu bir zamanda sevdikleri için endişelenmek korkudur. Bu tabii bir durumdur. Ancak normal bir zamanda hiçbir problem yokken sevdiği insanların herhangi bir bakteriden ölmeleri konusunda korkuya kapılmak kaygı sınıfına girer. Ve anormallik burada başlar. Bu kaygı durumu nevrotiğin hayatının her alanında kendisiyle gelir. Deyim yerindeyse hayatını felç eder. Kaygı durumu başarısızlık, hastalık, ölüm, insanların güvenini kaybetme- gözden düşme, fakirlik ya da sevdiği kişilerden ayrı düşme olmak üzere farklı farklı konularda nevrotikte bulunur ve baştan başa kişiyi sararak kurtulamayacağı boyuta ulaşır. Ve kaygı ciddi acı verir. Kaygı nöbetleri yaşamaktansa ölmek isteyen insanlar vardır.

   Nevrozların bir diğer türü de takıntıdır. Hangi alanda olursa olsun takıntı psikolojik bir probleme dönüşmeye başlar ve insanın fark eder etmez takıntılı davranışına son vermesi gerekir. Kitabı geçen sene okumuştum ve okuduğum sırada çok sık görüştüğüm bir edebiyat öğretmeniyle kitabın içeriğini konuşunca evden çıkarken defalarca telefon ve anahtarını kontrol ettiğini söylemişti. Bir sonraki görüşmemizde evden çıkarken telefonunu kontrol etmemek için çok zorlandığından bahsetmişti. Herkesin fark etmediği, normal sandığı takıntıları vardır. Bir arkadaşım yemek yemeden bardağını, kaşığını vs. koklardı. Bir diğeri oturacağı yeri eliyle silkelemeden asla oturmazdı. Giydiği şeyi yıkamadan bir daha giyemeyen bir arkadaşım vardı (bir saat üzerinde kalmış olsa da giyemezdi). Yakın arkadaşlarım genelde temizlik konusunda takıntılı kişiler olduğunu şu an fark ediyorum. On beş yaşımdan on yedi yaşıma kadar her gün en az üç defa dişlerimi fırçalardım. Yolculukta bir şeyler yemişsek durduğumuz ilk tesiste ya da piknikte hiç fark etmez, sürekli yanımda katlanabilen mini bir diş fırçası olurdu. Alan üzerine okuma yapmaya başlayınca çok zor vazgeçtiğim bir alışkanlık oldu ki o zamana kadar bunun bir tür takıntı olduğunu hiç fark etmemiş ve düşünmemiştim. Ritmik şekilde göz kırpmak, yüz tikleri ya da tırnak yemek vb. vazgeçilemeyen her şey iyi ya da kötü olsun takıntıdır. Hiçbir şeyi veya şahsı takıntı haline getirmemek gerekiyor.

Nevroz ve nevrotik konusu üzerine ciltlerce kitap yazılmış ama tam bir sonuca ulaşılamamıştır. Çünkü insan ancak somut şeyler üzerinde doğruyu saptayabilir. Soyut şeyler üzerinde fikir üretebilse de tam bir sonuca ulaşamaz.
Kişilik bozukluğunun tedavisi konusuna gelince; tedavi edilmediğini söyleyenler ağırlıkta olsa da Alfred Adler Bu konuda yaş sınırlamasının olmadığını ve herkesin tedavi edilebileceğini söylüyor. Buna ilaveten yetmiş beş yaşında bir nevrotiğin klostrofobisinden kurtulduğunu örnek veriyor.

Psikoloji alanında ehil ve yeterli bilgiye sahip olmadığımı belirterek; bazı ayetlerin psikolojide mihenk taşı yapıldığı takdirde tüm travma ve nevrozları kökten çözeceği kanaatindeyim:

Rad 28: Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.
Bakara 216: Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Necm 24: İnsan her istediğini elde edeceğini mi sanır?
Necm 39: Gerçekten hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenemez.
Necm 40: İnsan için kendi çalıştığından başka bir şey yoktur.
Ankebut 64: Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir.

Her alanda tekrar tekrar fark ettiğim bir gerçek var; Huzur İslam'da!


| Karen Horney’in kitabını arkadaşımla aramızda geçen bir olayın psikolojideki yerini ve sebeplerini öğrenmek için araştırıp okumuştum.
Tartışmadığım ama çok samimi olmadığım, altı yıl aynı ortamda bulunduğum bir arkadaşım altı yılın sonunda yanıma gelerek “neden seninle çok samimi olamıyoruz. Şu kişiye davrandığın gibi bana sıcak davranmıyorsun” vb. cümleler kullanmıştı. Ben de “herkes birbirine uygun olamıyor. Senin mutlu olduğun şeyler beni mutlu etmiyor, beni mutlu eden şeyler de seni mutlu etmiyor. Bazen bazı insanların yıldızı yıllar geçse de barışmaz. Ama seni gerçekten seviyorum” demiştim. Konuşma hiç tahmin etmediğim şekilde bitti. Kendini beğenmiş ukala bir insan olduğum, sadece istediği insanlarla samimi olan, hayatın her alanında gereksiz disiplinli çok bilmiş biri olduğumu ve umurunda olmadığını söyleyerek yanımdan ayrılmıştı. Fazla ağır şeyler söylemiş olsa da ertesi gün masasına kahve bıraktım. Kötü hissetmemesi için “sınıfta bir sen bir ben kahveyi şekersiz içiyoruz. Fazla yapmışım” dedim. “Biliyorum, fazla yapmasan beni düşünmezsin, neden düşünesin ki” dedi. Özünde gerçekten iyi bir insan. Hala aynı ortamı paylaşıyoruz. Pek değişmedi ama problemin ailesinde başladığını annesiyle telefon konuşmalarına şahit olduktan sonra fark ettim. Ailesi fazlaca ilgi gösteriyor ancak özel hissettirmiyorlar. Oysa insan özel hissetmek ister. Her zaman yaptığım pastayı her yaptığımda erkek kardeşlerime “siz çok seviyorsunuz diye bunu yaptım” diyorum. Çünkü en çok onlar yiyor. Bilmiyorum belki de çok sevmiyorlardı ama artık kendilerini buna o kadar inandırmışlar ki başka bir pasta yapmamı istemiyorlar. Babam her türk kahvesi aldığında kız kardeşime “kızıma kahve aldım” diyerek mutfağa bırakır. Oysa kahveyi sadece kız kardeşim içmez. Kıymetli arkadaşım “bu fotoğrafı senin için çektim ya da bu şiiri- satırı ya da fonu sana armağan ediyorum” diyerek olağan konuşmalarımızın arasına bu duyguyu serper. Elma yerken bölüp yanındakine uzatmak, bisküvi alırken “sen bunu seviyorsun bunu alalım" demek ya da daha basit şeyler, ölçülemeyecek şekilde büyük antideprasanlardır. İntihar eden bir adamın cebinden çıkan bir nottan bahsedilir; “eğer yolda biri ‘nasılsın?’ derse intihar etmeyeceğim.”
 Bunu yapan insanlar karşıdakinin kendini özel hissettiğini fark etmezler ya da bunu o kişi özel hissetsin diye kasıtlı bir düşünceyle yapmıyor olabilirler. Ama özel hissetmek insanı birçok soru ve sorundan korur. Bahsettiğim arkadaşımın şu saatten sonra değişebileceğini düşünmüyorum çünkü kendisi nasıl büyüdüyse aile ve arkadaşlarına da aynı şekilde davranıyor. Ve bunu bir problem olarak görmüyor. Anlatabileceğim bir insan olsaydı belki konuşulabilirdi. Ancak olduğu gibi pek irdelemeden devam etmenin ikimiz açısından daha iyi olacağını düşünüyorum.
İnsanlar beni kitaplara itti. Onları sevememiştim. Ama okudukça her insanda sevilecek bir yön olduğunu fark ettim. Kimseyle bozuşmuyorum. Birçok kişinin hiç anlaşamadığı insanlarla faydalı diyaloglar kuruyorum. Bir insanı sevmemek yerine sadece bir yönünü sevmememiz gerektiğini öğrendim. Bu daha huzur verici. Hem Allah’ın yarattığı her şey sevilmeye layıktır. Hem aynı yolda bir şekilde yan yana yürüyorsanız Allah onu gerçekten seviyor demektir. Allah’ın sevdiği birini sevmemek bir bakıma hadsizlik değil midir?
Beni Karen Horney ve Alfred Adler ile tanıştıran arkadaşıma gerçek bir teşekkür borçluyum. Ona seveceği bir hediye almam gerekiyor. Kitaplardan önce iyi ki insanlar var. Sarı yapraklı kitap sayfalarına dokunmaktan daha güzel bir şey varsa o da insanların kalplerine dokunmaktır. |

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DİNLENMEYİ ÖĞRENMEK

SOSYAL MEDYA VE REEL HAYAT

Değişmek | Değişime Direnç Göstermek