HANZALA MÜNAFIK OLDU!
Okuduğum kitapta Hz. Ebubekir ve Hanzala arasında geçen bir diyalog var. Birçok defa duymuş olduğumuz bir hadise olabilir. Ama biz İbni Mesud'u defalarca okuduğu halde meydanlara çıkmaktan korkanlarız. Bedir savaşının galibiyetini anlatırken sokaklara çıkıp tekbir getirmek isteyen, Uhud'un mağlubiyetine ve asrımızda gördüğümüz emarelerine ağlayan, Hendek savaşında Allah Rasulünün kırdığı kayadan çıkan kıvılcımın müjdesiyle Roma'nın fethinin hayalini kuranlarız. Defalarca dinlediği meseleler karşısına gelince unutan, nasihatlere sağır kesilenleriz. O yüzden yine okumak ve bu sefer yazmak istedim. Hanzala'nın fehminden, Ebubekir'in yoldaşlığından, Allah Rasulünün tavsiyesine uymak için sebat isteyerek yazıyorum.
Hz. Ebubekir ve Hanzala arasında geçen diyalog şu şekilde:
Hz. Ebubekir Hanzala'ya sordu:
Hanzala Nasılsın?
Hanzala Hz. Ebubekir'e şöyle cevap verdi:
Hanzala münafık oldu!
Cevap Hz. Ebubekir'i oldukça şaşırttı. Subhanallah! Sen ne diyorsun!
Hz. Ebubekir böyle imanlı bir gencin rüyasına dahi nifağın girmeyeceğini biliyordu. Bunun için şaşırdı belki de. Hem münafık açık eder miydi kalbinde filizlenen nifak tohumlarını?
Hanzala Hz. ebubekir'e neden böyle bir düşünceye kapıldığını şöyle anlattı:
Allah Resulü'nün huzurundayken, O bize cenneti ve cehennemi hatırlatıyor, sanki anlatılanları gözlerimizle görüyor gibi oluyoruz. Fakat O'nun huzurundan ayrılınca, hanımlarımızla, çocuklarımızla ve onların işleriyle meşgul olmaya başlayınca o tesir kayboluyor. Bir türlü huzur-u risaletteki cezbe halini dışarıda yakalayamıyoruz.
Hz. Ebubekir bunun üzerine, "vallahi! Biz de aynen böyle duygularla karşı karşıya kalıyoruz." dedi.
Kalplerinde bir soru vardı. Kalpleri diyorum çünkü soruların zihinle ilgili şeyler olduğunu düşünüyoruz. Ancak onun oluşma yeri kalptir. Sadece imani meselelerde değil, kaple hissedilen her meselede ortaya çıkan soru işaretleri ve cevapları direkt kalbe sirayet eder.
Kalplerindeki soruyu cevaba ulaştırmak için Allah Resulü'nün huzuruna vardılar. Aldıkları cevap kalplerini netleştirdi:
" Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, huzurumda bulunduğunuz hal üzere her an daim olabilseydiniz; Melekler sizlerle musafaha ederdi. Fakat ey Hanzala! (sizden istenen bu değil) Kıyamete hazırlıklı olun."
Ne Hanzala kaldı ne Ebubekirler. Ne de huzurunda başımızın üstüne kuş konacak kadar dikkatle oturacağımız Allah Rasulü. Öyle mi?
Bize ulaşmışsa, okumuşsak ve hala okuyorsak aramızda dolaşıyor olmalılar. Ya da okumaktan ziyade onlarla yaşıyorsak.
"Okurken yazın" diyen hocam "okuduklarınızı günümüzle ve kendi hayatınızla bağdaştırın" demişti. Henüz peygamberimizin cevabını okumadan bu iki mübarek insanın diyalogları üzerinde düşündüm. Ben Ebubekir ve Hanzala diyaloğunun neresindeydim? Hanzala'nın canını yakan ve cevabındaki üsluba bakılırsa kendisine sitem ettiren durum benim hayatımın hangi bölümündeydi. Daha doğrusu hangi bölümünde değildi?
Peygamberimizin huzurunda cennet ve cehennemi gören bir Hanzala'ya mukabil biz varız. Dünyadaki cennet içindeyken o nafile senin, bu nafile benim çatışmalarıyla arkadaşları arasında yarışan ama o cennetin ekseninden çıkınca rahavete kapılan bizler.
Mabedde seccade ve rahle arasında derviş olan; belki bezin içinde süt taşıyan ama şehre iner inmez bezin içindeki sütü değil damla damla, bardaktan boşalır gibi 21. asrın bağrına akan biz varız. Bizim ilacımız da sen de ey Allah'ın Resulü! Bizim kalbimizi de ferahlat.
Şöyle buyuruyor;
"Allah'ın rahmet eli cemaat üzerindedir" ve devam ediyor; "Sürüden ayrılan kuzuyu kurt kaptığı gibi cemaatten ayrılanı da şeytan kapar".
Hanzala değiliz, hicrette ayağını yılan deliğine tıkayan Ebubekir'de değiliz. Ancak kalbimiz dönüyor. Hayatın önümüze çıkardığı birçok meselede eskisi kadar sebatkar olamıyoruz. Dürtülmeye ihtiyacımız var. Birinin bizi sarsmasına belki de. Kıymeti hocamın cemaat hakkında söylediği sözler geliyor aklıma; "Cemaat bir sopadır, insanı dürter. 'Kalk bir şeyler yap!' der. İnsanı hareke geçirir. Harekete geçirmeyen, fedakarlık yaptırmayan iman, iman değildir." Dün konferans salonlarında yankılanan bu cümleler gecenin yarısında kalbimde yankılanıyor.
Evde kalmayı sevmiyorum. Evin rahatlığını, her zaman yerinde duran ve sanki bana dünyayı hatırlatmaktan başka bir şey yapmayan yatağımı, başı boşluğu sevmiyorum.
Kursta çayı su bardağında içtiğimizi söylemişim bir ara. Tüm çay bardakları makinede olunca kardeşim çayını su bardağına doldurmuş ve haliyle bardak çatlamış. Sinirli bir şekilde odaya gelip "hani siz çayı su bardağında içiyordunuz, elimde kırıldı, elim yandı" dedi. Endişeli bir şekilde sordu annem "o kadar sene hiç elinde kırılmadı mı senin? Yakabilirdin kendini." Babam girdi araya "ilim talebesini Allah korur."
Keramet ne bardakta ne de talebedeydi,
"Bizim içtiğimiz çaylar hiçbir zaman çok sıcak olmazdı" dedim. "Hiç kimsenin elinde kırıldığını da görmedim şimdiye kadar." Odada kısa süreli bir sessizlik. Annemin gözleri dolu, kardeşimin kızgın suratı gitmiş, tuhaf tuhaf bakıyor suratıma. Keşke dedim, soğuk olduğu için çay içmediğim döneme gitsem, iki rekat namaz kılsam, iki sınava çalışsam, iki iftarımı sofradan aç kalkarak yapsam ama o günlere dönsem... O günlerdeki gibi değilim.
Velhasıl bizi dürten şeylere ihtiyacımız var. İçten motorlu olmak da cemaat içinde değer kazanıyor. İşini yaparken birileri tarafından itilmemek için içten motorlu olmak gerekiyor. Dinlemeden yargılıyor, durmadan yürümeni istiyorlar. Sürekli anlatmanı, kalbini sekteye uğratıp işine yoğunlaşmanı istiyorlar. Çünkü bu yüzden varlar. Sürekli anlayışlı olsalar hizmetin çilesi olmaz. Maraton koşuyoruz; durursan arkada kalırsın. Arkada kalırsan bu dünya sınavında yenilirsin. Hem bu dünyada çile çekeceğimiz değişmez kanun, o halde yolun ve bu yolda beraber yürüdüklerimizin çilesini çekelim. Hem de sessizlikte herkes bir şeyler yapar. Ama gürültüde anlatmak, hatta gürültü yapanlara rağmen daha yüksek sesle anlatmayı herkes yapamaz. Yapmak zorundayız. Nehrin ana çizgisinde olmak zorundayız. Yoksa küçük bir su birikintisi gibi kurur gideriz. Hem de var olduğumuzu, bizimle yeni tohumların sulandığını düşünerek kurur gideriz.
Allah Resulüne götürdük meseleyi, "Cemaatten ayrılanı şeytan kapar." diyor.
Dünyanın sessizliğini isteyenler kendi yüreklerindeki gürültüye yenilenlerdir. Bu gürültülü şehirde kendi sessizliğimizle var olalım, sessizliği mekanlarda değil kendi yüreklerimizde arayalım. Ben bu yol yormaz demiyorum. Yormayan yolun sonu cennete mi çıkar?
Yorumlar
Yorum Gönder