Kayıtlar

UZAKLARIN ŞARKISI

Resim
       Büyük bir savaştan mağlup dönmüş gibi yere çakılı gözleri. Kimse neden başını kaldırmadığını soramıyor ona. Öfke ve hüzün arasında tutarsız bir ifadeyle oturuyor bir köşede. İlk defa bakan dokunsa ağlayacağını sanıyor. Bir daha bakınca sanki az sonra kapıyı çarpıp gidecek gibi olduğunu fark ediyor. Onu biraz tanıyan biri geliyor yanına. Önce uzaktan bakıyor, öyle ifadesiz, öyle karmakarışık gözleri. Ne ağlayabilir ne de kalkıp gidebilir bu diyardan. Yapamayacağından değil, öyle kolay vazgeçemez gönül verdiği şeylerden. Bağımlılık gibi sevmez üstelik, gönül verip çok sevdiği ne varsa sürekli ölçüp biçer akıl ve gönül terazisinde. “Neden seviyorum kitapları?” diye sık sık sorar kendine.   Okumadan yapabildiğinin farkında ama okumadan yapmak istemez. Elbette yağmur yağınca çamaşırları hatırlamalı ama yağmura iki mısra hediye edecek bir gönlü olsun ister. Kuşlara selam vermeyi, her akşam sitenin kapısındaki kediye ‘selam güzellik’ diyerek bahçesine girmeyi,...

Üstadla Konuşmalar | Nedir Dünya Üstadım?

Resim
  Sorulan, sorandan daha bilgili değil. Sorulan sorandan daha günahsız, daha başarılı, daha tecrübeli… ne derseniz ne eklerseniz cümlenin devamına; değil. Hatta basamaklar yapıp göğe tırmanırsınız sorulanın eksikleriyle. Eksiklerinden halkalar yapar, sonra onları birbirine bağlar kocaman bir zincir elde eder, kuvvetli zaafları birbirine bağlarsınız. Büyük bir gemiyi limana zincirlersiniz, bir binanın yapımında kullanılacak tahtaları kaldırması için vinç filosuna verirsiniz; öyle sağlamdır. Afrikalı bir kölenin ayaklarına birkaç halkasını geçirebilirsiniz. Ne kuvvetlidir o zaaflar, eksikler. Neden mi limana zincirli bir gemiye benzettim kendimi. Çünkü altında akıp giden dalgalı bir deniz vardır. O deniz onu yeni ufuklara götürür, güzel mekanlara. O kocaman halkalı demirlerle minik bir limana zincirlenmiştir. Ah bir kurtulsa kendi elleriyle gerdiği zincirlerden, yol alacak. Ama kolay mı zincirlerden kurtulmak! Kendini kurtaracak, o bir halkayı diğerlerinden kurtarıp serbest bırakac...

inşa...

Resim
Geçen kasımda bu kadar değişken miydi hava? Ya içim, o da bu kadar hızlı mı harap oluyordu? Savaşın ortasında savaşa karşı ev yapan bir adamı izlemiştim bir keresinde. “Yine yıkacaklar ama ben yine yapacağım” diyordu. Her yeni günle büyükçe bir ev inşa ediyorum kendi içimde. İlk defa yapıyor gibi heyecanlı, her bir köşesinde ince detaylara hayran kalıyorum, gözlerimi kapatıp ezberlemeye çalışıyorum bazı yerlerini. Öyle mutluyum, öyle heyecanlı, öyle umut dolu. Biri gelip “dünyanın her yerinde savaşlar durdu, adını satırlarında anmayı unuttuğun Aksa özgürlüğüne kavuştu” dese hiç şaşırmadan “biliyordum!” der boynuna sarılırım. Öyle güzel, öyle tam teslim… Akşam olunca güneş evine çekilir ya; caddelerde tuhaf bir soğukluk, esen rüzgar tüm hücrelerinize değer sanki… Orada sabah şarkılarla, şiirlerle inşa ettiğim evime bir şeyler olur. Durakta dolmuş beklerken o ansızın gelen kara bulutları savacak gücüm kalmamıştır. Artık kendimi kandırdığımı düşünmeye başlarım. Her şeyin aslında benim kur...

Konstantin Yolcusu Kalmasın!

"Fatih yetiştirme hayallerini bırak. Önce Fatih ol!" Ne kadar manidar bir söz... Neyin Fatih'iyim ben? Açamadığım onlarca kapı, düşman zeki, ben artık deli değilim. Öyle diyor Fatih: "Onlar boğazı zincirleyecek kadar zekiyse biz de gemileri karadan yürütecek kadar deliyiz!" Rumeli hisarı karşısında düşünüyorum Fatih'i. Bu sözü öyle manzarası güzel bir yerden söylemiyor. Aşması gereken dev surlara karşı söylüyor. Söylemesi bile zor... Ne oldu peki? Ne değişti içimde? Betondan şehre ithaf ettiğim yazılarım kayboldu kalbim kadar temiz (!) sayfalarımdan. 21. asır yakasını kurtardı sonunda kalemimden. Kimse okumazdı çağa meydan okuyuşlarımı. Satırlarımda savaşlar başlatır yazının sonunda kendi başlattığım savaşın galibi olurdum. Öyle ya! Hak olan davada zafer mutlaktı. Baş koyduğum dava haktı, zerre şüphe yoktu içimde. İslam medeniyetinin temellerini atardım günlüğümde. Medreseler kurar müderrisliğini yapardım. Her gece uyumadan günümü saatlere ayırıp muhase...

Nietzsche İle Sohbetler 3 | Dönüşmek

Karma karışık iki sayfanın ardından iki satırlık bir paragrafın altını çizmişim. Sayfanın geri kalanında ne anlatmak istemiş, kendisi de ne anlattığını anlayabilmiş mi pek anlayamadım. Ama galiba çizdiğim iki satır anlamadığım iki sayfalık yazıyı açıklamaya yetecek gibi: "Eskiden tutkuların vardı. Şimdi erdemlerin var: onlar senin tutkularından doğdu. En yüce hedefini bu tutkuların bağrında filizlendirdin: onlar senin erdemlerin ve sevinçlerin oldu." İbn Haldun diye hatırlıyorum, "kişi alışkanlıklarının çoğuludur" diyor. Galiba Nietzche'de tam olarak bunu anlatmak istemiş olmalı. Tutku dediğimiz şey çok sevdiğimiz şeyler olabilir. Zaten insan gün geçtikçe sevdiği şeylere dönüşüyor. Çünkü zamanını veriyor ona, kendinden verirken ondan da bir şeyler alıyor. Peki ne bu alışkanlıklar? Eğer ortada bir dönüşüm olacaksa biraz ürkütücü değil mi? Bir şeyin alışkanlık olabilmesi için ne kadar zaman gerekir? "Ruh Terbiyemiz" kitabında hal ve makamdan bahsed...

Nietzsche İle Sohbetler 2 | Uyumak

"Ben bu kulakların dinleyeceği ağız değilim" diyor anlamak için uzunca düşünmemiz gereken yazarımız. Felsefede mihenk kabul edilmiş biriyle konuşuyorum, onu okuyorum. Kendisi "Böyle Söyledi Zerdüşt" kitabını yazdığında, 'bu kitabın anlaşılması için bir asır gerekecek' demiş. Kitap 20. yüzyılda itibar kazanıp rağbet görmüş. Ama anlaşılma kısmından pek emin değilim. En azından şahsım adına pek bir şey anlayabildiğimi söyleyemeyeceğim. Kitabın analizlerini okuduğumda "hayatımın her evresinde okuduğum", "insanı derinlere götüren", "hayatı sorgulatan bir kitap" vb. iddialı ifadelerle karşılaştım. Bir felsefe öğrencisi olmasam da felsefeyi ve felsefi makaleleri severim. Anlamlar çıkarmak hoşuma gider, bir mesele üzerindeki farklı görüşler ve altında yatan sebepler dikkatimi çeker. Bir bardağı dümdüz çizen ile gölgelendirerek tüm boyutlarıyla kağıda taşıyan elbette farklıdır. Ama aradığımın bu olmadığını fark ettim. Yani aradığım der...

Nietzsche İle Sohbetler 1 | Ruhun Üç Dönüşümü

Resim
Ruhun üç dönüşümünden bahsediyor Nietzsche.  " Tinin üç dönüşümünü anlatacağım size: Tinin deveye, devenin aslana ve son olarak da aslanın çocuğa dönüşmesini." diyor "Böyle Söyledi Zerdüşt" kitabında.       Geçtiğimiz yaz "Yürümenin Felsefesi" kitabını okurken kendisini yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Bu kitabını da saatlerce yürüdükten sonra masa başına oturup yazdığından bahsediyordu. Böyle düşününce okumak kitabı biraz daha anlamlı kılıyor. Gelelim ruhun üç dönüşümüne; "Güçlü, dayanıklı, içinde derin bir saygı barındıran tinin pek çok ağır yükü vardır. Ağırı ve en ağırı ister onun gücü. Nedir ağır olan diye sorar dayanıklı tin. Ve bir deve gibi yüklenmek ister onu."      Kaçtır karşıma çıkıyor develer. Herkes bir başka anlam yüklemiş. Söz ile deveyi barıştırdık. Şimdi sıra ruh ile deveyi bağdaştırmaya geldi galiba. Ruh ağır olanı taşımak ister diyor Nietzsche. Deveyi üzerine yük yüklenmeden önce düşünüyorum. Çölün ortasında, ...

yağmur.

Resim
                              Dün de bu kadar hiddetli miydi gökyüzü. Gün ortasında nasıl böyle karanlık olur bu ev, böylesine bağıran bir sessizlik nasıl sinmiş odamın duvarlarına. Dokunsan sanki dış cephedeki yağmur duvarın iç kısmından ıslatacak ellerimi. İnsan bilmediği yollara girince yağmurun anlamı değişiyor. Şimşekleri üzerine alınıyor, camını dövercesine hızla çarpan yağmur damlalarına içerleniyor. "Ne var bu kadar hızla değecek canıma, anladık hiddetlisin!" diyesi geliyor gökyüzüne. Evet hiddetlisin, ansızın yıldırımlarla yerinden çıkarıyorsun kalbimizi. Yok bizim yıldırımımız. Hiddetlenince de, sevinince de, ağlayınca da kimseler duymaz bizi. Dilsiz olduğumuzdan değil, bilmediğimizden senin gibi gürültü yapmayı...      Balkona astığım havlular şimdi benim yapacağım seçimi bekliyorlar. Belki biri benden önce davranıp kurtarır onları ikinci defa ıslanmaktan. Ne tuhaf! Yeryüzünü temiz...

unutmak.

Kafeste olan bir bülbüle içerlenen ve onu serbest bırakmak için bir çocuktan satın alan, kafesin kapısını açtığında bülbülün kendisini terk etmediği Süfyan es- Sevri'den söz ediyor okuduğum kitap.      "İlim susmayla başlar, dinleme ve ezberle devam eder ancak yaşadıktan sonra öğretilebilir" diyor. "Kişinin ilmi çoğaldıkça acısı da çoğalmalı, kalbe acı getirmeyen ilimden bir şey beklenmemeli" diyor. Çarşıda alışveriş yaptığı sırada kendisine bir soru yöneltiliyor. "Aklım dirhemimde takılı kaldı" diyerek soruyu cevapsız bırakıyor. Birkaç satır önce insanların kalben dünya malına daldığına içerlenen birinin aklının dirheminde kaldığını düşünmüyorum. Bu, dünyaya dalmak değil, dünya ile meşgul olduğu sırada kendini böyle bir mesele cevaplamaya ehil görmemek.     Dünya ile uğraşmadığımız zamanları arıyorum. Günü saatlere bölüyorum önce, saatleri dakikalara. Saniyelere bölmeye cesaret edemiyorum. Dünyadan kaçtığımız zamanlarda bile üzerimizde kokusunu ta...

dost.

“Kiminle dost olalım peki?” diye soranlara Bayezid-i Bistami’nin verdiği cevap şuydu: “Hasta olduğunda seni ziyaret eden, hata yaptığında tövbeni kabul edenle, sûretle değil, sîretle!” Ârif olmak en uzun meseleleri en kısa haliyle anlatma sanatı olabilir. Kelimeye baktığımızda Arapçanın en başlarında öğrenilen kelimelerden: “arafe” yani anlamak- tanımak. Yedi, içti, uyudu, koştu gibi fiillerin yanında öğrendiğimiz ve yirmi dört sigayla çektiğimiz bu fiili anlamamış olduğuma içerlerdim.            Sayfalarca anlatacağımız meseleleri birkaç cümleyle anlatıyorlar ve onların cümleleri üzerine kitaplar yazıldığı oluyor. Bayezid Bistami’yi anlatırken yazar: “Kalbini gözleriyle meşgul etmeyen fakat kelimeleriyle sorguya çeken bir dervişti o.” diyor. Bir de dervişlik çıkıyor sahneye. Onlarla aynı senaryoda yer alamayacağım, ancak sahne ve açılıp kapanan perdeyle ilgilenen bir çırak olabileceğimi anladıktan sonra dostluğu anlamış birinin ettiği iki kelam ü...

başlıksız.

Okunan akşam ezanına kulak kesiliyorum. Bahçemizde devam eden hareketliliğe ve çocukların seslerine de. Penceremden minarelerinin ışığı yanan camime bakıyorum, yanındaki binalara göz gezdiriyorum. Bir kadın balkonda çamaşır asıyor, hemen üst balkonunda başka bir kadın çamaşır topluyor. Hazin şeyler çağrıştırıyor bu sıradan manzara. Güneş evine gitti diyorum içten içe, kim kurutacak ablacım senin çamaşırlarını? Elbet kurur çamaşırlar, hatta gece uyumadan toplar belki de. Ama rüzgarın kuruttuğu ile güneşin kuruttuğu aynı olur mu? Güneş sıcak ışıklarıyla hem kurutur hem de mikrobu kırar. Oysa rüzgar toz taşır, çamaşırın üzerindeki temiz kokuyu götürürken şehrin kokusunu bırakır ardında. Ben çamaşırlarını güneşin ardından seren kadın gibiyim diyorum içten içe. Evet yüreğimi yıkadım ama kurutmak için yanlış zamanı seçtim gibi. Caddeden gürültüyle geçen araçlar benim zihnimden geçiyor sanki. Bu uçurtmalı gök benim yüreğim. Sahi nedir hayranlıkla izlediğimiz uçurtma? Üç kamış, biraz poşet bi...

söz.

        "Söz eşikte yatan bir aslan da olabilirdi, yularından çekilen bir deve de." diyor Ali Ural kitabında. Okumaya devam etsem de aklım o sözde takılı kalıyor.  Sözden bahsediyor yazar. Bu bir cümleyi bir kitap kadar esnetebilirdi aslında. En azından bir paragrafla da açıklayabilirdi. Ama yazar bir cümleyle okuyucuyu düşündürmek istiyor anlaşılan. Ali Ural'ın tarzı biraz da örtülü yazmak galiba.         "Söz, eşikte yatan bir aslan..." Bir aslan söz konusu ve eşikte yatıyor. Aslan besleyen biri o aslanla başkalarının sonunu getirebileceği gibi, sahibi olduğu aslan tarafından kendi sonu da gelebilir.  Demek ki söz dediğimiz şey şairin dediği gibi sadece boşluğu dövmüyor. Başkasının sonunu getirebileceği gibi kişinin kendi sonu da olabiliyor...  Aslında direkt konuyla ilgili olmasa da peygamberimizin "aslandan kaçar gibi vebadan kaçın" hadisi geliyor. Veba... Salgın hastalık. Aslanı açıklamaya gerek yok. O aslanı uyandırmama...

Değişmek | Değişime Direnç Göstermek

Resim
                                     "Değişmeyen tek şey değişimdir. İnsan doğumundan ölümüne hep değişir. Değişim, dünden daha iyiysen, iyidir. Lakin, sırf başkaları istedi diye değişirsen, bu değişim değil, teslimiyettir." Üzerinde uzunca düşünülmesi gereken bir söz... "Değişmeyen tek şey değişimdir" diyor.  Sormadan edemiyorum; kime göre değişim, neye göre değişim?           Tanıdığımız biriyle yıllar sonra  görüştüğümüzde genelde "çok değişmişsin!" diyoruz. Ya da uzun süredir bizi görmeyen birinin görür görmez ilk söylediği cümle "ya sen çok değişmişsin" oluyor. İnsanların kolaylıkla değişebildiğini düşünmüyorum. Daha doğrusu hayat tarzının insanı bu kadar kısa sürede -birkaç yılda- değiştirebileceğini de düşünmüyorum. Belki o insan bahsedilen değişimin aksine kendisi olmuştur, kendini bulmuştur. Aslında yıllar sonra gördüğümüz o kişi aslında ta...

DİNLENMEYİ ÖĞRENMEK

   Bana anlatılan ve anlatılmayanları düşünüyorum. Öğrendiklerimi ve öğrenmediklerimi. İnsan pekala neyi öğrenmediğini de bilebilir. Sadece biraz düşünmek gerekiyor, tarafsızca ve kendine tolerans tanımadan düşünmesi gerekiyor... Dinlenmeyi bilmiyoruz. "Dinlenmek" fiilini de, kaliteli dinlenebilmeyi de bilmiyoruz. Bize yorgunluğu öğretenler neden nasıl dinlenebileceğimizi öğretmezler ki? Oysa koşunca "yoruldum" diyoruz, canımız sıkılınca "yoruldum", kendimizden bir kaçış cümlesi; "yoruldum". Oysa bir fiildi yorulmak. Koşmak gibi, yemek gibi hatta tüm bedenin hareketlerini en minimal düzeyde devam ettirdiği uyumak gibi bir fiildi. Şimdi herkese geçmeyen bir yorgunluk hakim gibi. Düşünüyorum da sanki bir peri elinde büyükçe bir çuvalla evlerimizin üzerine yorgunluk tozu serpiyor gibi. Günde altı saat uyku dinlendiremiyor bizi. Acaba dinlenmek bedenin eylemsizlik hali midir? Zihnî ve kalbî olarak dinlenmek de bedeni hareketsiz bırakarak ger...

HANZALA MÜNAFIK OLDU!

Okuduğum kitapta Hz. Ebubekir ve Hanzala arasında geçen bir diyalog var. Birçok defa duymuş olduğumuz bir hadise olabilir. Ama biz İbni Mesud'u defalarca okuduğu halde meydanlara çıkmaktan korkanlarız. Bedir savaşının galibiyetini anlatırken sokaklara çıkıp tekbir getirmek isteyen, Uhud'un mağlubiyetine ve asrımızda gördüğümüz emarelerine ağlayan, Hendek savaşında Allah Rasulünün kırdığı kayadan çıkan kıvılcımın müjdesiyle Roma'nın fethinin hayalini kuranlarız. Defalarca dinlediği meseleler karşısına gelince unutan, nasihatlere sağır kesilenleriz. O yüzden yine okumak ve bu sefer yazmak istedim. Hanzala'nın fehminden, Ebubekir'in yoldaşlığından, Allah Rasulünün tavsiyesine uymak için sebat isteyerek yazıyorum. Hz. Ebubekir ve Hanzala arasında geçen diyalog şu şekilde: Hz. Ebubekir Hanzala'ya sordu: Hanzala Nasılsın? Hanzala Hz. Ebubekir'e şöyle cevap verdi: Hanzala münafık oldu! Cevap Hz. Ebubekir'i oldukça şaşırttı. Subhanallah! Sen ne diyor...