Üstadla Konuşmalar | Nedir Dünya Üstadım?

 


Sorulan, sorandan daha bilgili değil. Sorulan sorandan daha günahsız, daha başarılı, daha tecrübeli… ne derseniz ne eklerseniz cümlenin devamına; değil. Hatta basamaklar yapıp göğe tırmanırsınız sorulanın eksikleriyle. Eksiklerinden halkalar yapar, sonra onları birbirine bağlar kocaman bir zincir elde eder, kuvvetli zaafları birbirine bağlarsınız. Büyük bir gemiyi limana zincirlersiniz, bir binanın yapımında kullanılacak tahtaları kaldırması için vinç filosuna verirsiniz; öyle sağlamdır. Afrikalı bir kölenin ayaklarına birkaç halkasını geçirebilirsiniz. Ne kuvvetlidir o zaaflar, eksikler.

Neden mi limana zincirli bir gemiye benzettim kendimi. Çünkü altında akıp giden dalgalı bir deniz vardır. O deniz onu yeni ufuklara götürür, güzel mekanlara. O kocaman halkalı demirlerle minik bir limana zincirlenmiştir. Ah bir kurtulsa kendi elleriyle gerdiği zincirlerden, yol alacak. Ama kolay mı zincirlerden kurtulmak! Kendini kurtaracak, o bir halkayı diğerlerinden kurtarıp serbest bırakacak birini bekler. Bekler, bekler, bekler…

Dünya nedir üstadım? Yemeklerin bitmiş, geride sadece kirli ve yağlı tabakların kaldığı fakir bir yer sofrası mı. Arş-ı âlâyı titreten yetim bir çocuğun “Sizi Allah’a şikayet edeceğim” feryadı mı. Açlıktan ölen çocuğun ölmesini bekleyen akbabanın kör vicdanı mı, onu fotoğraflayan gazetecinin iğrenç makam hırsı mı.

Nedir dünya üstadım? Çölün ortasında susuzluktan bitap düşmüş birinin gördüğü serap mıdır dizlerine fer getiren, olmayan bir şeye doğru bütün kuvvetiyle koşturan. Meydanda kendini ateşe veren bir babanın çaresizliği midir, çocuğunun ölümünü bekleyen bir annenin boğazındaki düğüm müdür. Çiçek bile vermiyor derdi tasası. Ne bir güzellik ne ahenk! Oysa Allah Resulü bir keçi leşinin yanından geçerken anlatmıştı bizlere: Bu güzel keçiyi kim almak ister demişti de “dişleri dökülen, kokmuş bir leşi neden alalım” diye cevap vermiştik alemlerin peygamberine. “O halde dünya da bu leş gibidir demişti, neden onu almak için yarışıyorsunuz?”

 Unutmuşuz üstadım. İşimize gelmeyen, rahatımızı bozacak, vicdanımızı rahatsız edecek şeyleri unutmuşuz. Ölümü unutmuşuz. Dünyanın merkezindeki ateş topunu, aç bıraktığımız ruhlarımızı unutmuşuz. Avuçlarımda sıkı sıkı tuttuğum yüklerin bıraktığı kalın nasırlar; kalbinizin atışını hissedemiyorum. Üstelik kalbinizdekileri çıkarmak için önce ellerimdekileri bırakmam gerek. Kulağımı dayayacak oluyorum; bir gürültü bir kıyamet! Gözlerimin önünde karartılar, kim söndürdü şehrin ışıklarını?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DİNLENMEYİ ÖĞRENMEK

SOSYAL MEDYA VE REEL HAYAT

Değişmek | Değişime Direnç Göstermek