UZAKLARIN ŞARKISI
Büyük bir savaştan mağlup dönmüş gibi yere çakılı gözleri.
Kimse neden başını kaldırmadığını soramıyor ona. Öfke ve hüzün arasında
tutarsız bir ifadeyle oturuyor bir köşede. İlk defa bakan dokunsa ağlayacağını
sanıyor. Bir daha bakınca sanki az sonra kapıyı çarpıp gidecek gibi olduğunu
fark ediyor. Onu biraz tanıyan biri geliyor yanına. Önce uzaktan bakıyor, öyle
ifadesiz, öyle karmakarışık gözleri. Ne ağlayabilir ne de kalkıp gidebilir bu
diyardan. Yapamayacağından değil, öyle kolay vazgeçemez gönül verdiği şeylerden.
Bağımlılık gibi sevmez üstelik, gönül verip çok sevdiği ne varsa sürekli ölçüp
biçer akıl ve gönül terazisinde. “Neden seviyorum kitapları?” diye sık sık sorar
kendine. Okumadan yapabildiğinin farkında
ama okumadan yapmak istemez. Elbette yağmur yağınca çamaşırları hatırlamalı ama
yağmura iki mısra hediye edecek bir gönlü olsun ister. Kuşlara selam vermeyi, her
akşam sitenin kapısındaki kediye ‘selam güzellik’ diyerek bahçesine girmeyi,
sabahları yeni açan gül var mı diye bahçeye şöyle bir göz gezdirmeyi sever.
Etrafındaki insanları günden güne matruşka bebeklere benzettiğini fark ediyor bir süredir. Bu düşüncesi için kendine kızsa da bir türlü bırakamıyor bu düşüncesini. Önce büyük mü büyük güzel bir bebek. Sonra içinden biraz daha küçüğü, biraz daha, biraz daha… Sonra parmak kadar bir şey kalıyor ellerinde. Sonra kendisinin de onlardan farklı olmadığını düşünüyor. Günden güne değişen düşünceleri arasında sabit kalan birkaç düşünce parıltısı var; kalbindeki kara bulutların arasından sızıp yüzündeki ifadesizliği yumuşatan düşünceler. Uzakların şarkısını duyuyor. Kulağını dayıyor sessizliğe, yalnızlığın tiz feryatlarından yüz metre sapmadan dümdüz gidince güzel bir şarkıda buluyor kendini. Gecenin sessizliği bazen ıssız oluyor. Ne kulağını dayıyor ne de sapmadan yürüyebiliyor o tiz çığlıklı sokaklarda. O zaman da uzaklardaki şarkıda teselli buluyor. Dizlerinde korkunun verdiği ince titreme, kalbinde çaresizliğin çarpıntısıyla düşünüyor: Ne zaman gelir uzaklar? Belki az belki çok zaman sonra… Ama biliyorum! Biliyorum oralarda bir yerlerde gideceğim gün için nağmelerini sekteye uğratmadan bir şeyler söylüyor birileri. Bir de bu diyar var içini ferahlatan. Alevi koyarken rüzgarını estirmekten geri durmayan güzel diyarımız. Bir replik duyuyor, “her aşkın imtihanı vardır” diyor ekrandaki adam. Devamında ne dediğini hatırlamıyor, alması gerekeni alıp kapanıyor algıları. Tabi ya! Her aşkın bir imtihanı vardır. Ne güzel imtihan bu ya Rabbi! Bu diyarda kalmanın mücadelesi, buralardan gitmek istememenin, kalmanın verdiği bir yürek alevi. Öyle bir alev ki yaktıkça çiçekler yeşertiyor küllerinden. Tütsü de yanınca koku verir etrafına. Bu diyarın ateşi de içimizdeki güzelliklerin çıkması için ince ince, yavaş yavaş yakıyor bizi. Ki yanmak kolay değildir. Ki aşkın kokusu yanmadan çıkmaz dışarı. Bunu nasıl düşünemedik şimdiye kadar. Diyara öfkelendik, gün oldu bu diyarın muhafızlarına ince ince sitemler ettik de yanan zaaflarımızı hiç göremedik...
Nereye gidersek gidelim artık döneceğimiz yer daima burasıdır.
Bilmiyorum insan yandığı için nasıl sevinir. Bilmiyorum
gözleri ağlarken kalbindeki mutluluğu nasıl anlatır satırlarında. Ama mutluyum.
Nasıl mutlu olmayayım! Bizi bekleyen şarkılarımız var. Bizi bize bırakmayan
diyarımız, gitmek istemeyen henüz yaşayan vicdan ve merhametimiz var.
Nereye gidersek gidelim artık döneceğimiz yer daima burasıdır.
İyi ki, deriz. İyi ki varlar.
Yorumlar
Yorum Gönder