Nietzsche İle Sohbetler 1 | Ruhun Üç Dönüşümü


Ruhun üç dönüşümünden bahsediyor Nietzsche. 
" Tinin üç dönüşümünü anlatacağım size: Tinin deveye, devenin aslana ve son olarak da aslanın çocuğa dönüşmesini." diyor "Böyle Söyledi Zerdüşt" kitabında. 
     Geçtiğimiz yaz "Yürümenin Felsefesi" kitabını okurken kendisini yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Bu kitabını da saatlerce yürüdükten sonra masa başına oturup yazdığından bahsediyordu. Böyle düşününce okumak kitabı biraz daha anlamlı kılıyor. Gelelim ruhun üç dönüşümüne;
"Güçlü, dayanıklı, içinde derin bir saygı barındıran tinin pek çok ağır yükü vardır. Ağırı ve en ağırı ister onun gücü. Nedir ağır olan diye sorar dayanıklı tin. Ve bir deve gibi yüklenmek ister onu." 
    Kaçtır karşıma çıkıyor develer. Herkes bir başka anlam yüklemiş. Söz ile deveyi barıştırdık. Şimdi sıra ruh ile deveyi bağdaştırmaya geldi galiba.
Ruh ağır olanı taşımak ister diyor Nietzsche. Deveyi üzerine yük yüklenmeden önce düşünüyorum. Çölün ortasında, kocaman gövdesi ve uzun bacaklarıyla duruyor. Pek sevimli bir hayvan olmasa da insan ürküyor duruşundan. Sonra yük yükleneceği zaman o kendinden emin duruşu bozuluyor, diz çöküyor. Taşıyacağı yük devenin duruşunu alaşağı ediyor. Kibri kırılıyor. Hem yük taşıyacak eziyet göreceksin hem de o eziyet öncesinde kibrini kıracaksın. 
İnsanın sınanmadığı şeyler üzerine konuşması çok kolaydır. Büyük büyük iddialarda da bulunur hani. Sonra bir şeyler taşımaya başlayacağı ilk sene iddiasından vurulur. Hem ne derler; insan ağzından çıkan lafın esiri olur...
    Yükü taşımadan eğilmesi istenen deve, tüm dik duruşunu kumlara serper adeta. Öyle göründüğü gibi uzun da değildir artık. Hasılı sırtı boşken başı dik olan deve, yükünü almış, başını yere eğmiş çölün yolunu tutar. Yani ruh taşıdığı yükle bir bilinmezin, zerrelerden oluşan bir sonsuzun yolcuğuna çıkar. Önünde zorlu bir çöl yolculuğu vardır. Bir kitapta çölde yürümenin karda yürümekten farkı olmadığını yazıyordu. Geçen kış gittiğimiz kar boğazını hatırladım. Kar dizimizi geçiyordu. Amcam da arabadan uzakta bir yer seçmiş oturmak için. Eşyaları götüreceğiz; erkek kardeşimin eline büyük büyük şeyleri veren babam benim elime sadece boş semaveri veriyor. Bu çok hafif deyince yolda ağırlaşır diyor. Öyle hikmetli bir şekilde değil, gelişi güzel söylüyor bunu. Ayak izlerine basarak yürüdüğüm kardeşimin hiç zorlanmadan taşıdığı ağır şeylere ve benim elimdeki boş semavere sitem edince "biz çok yürüdük karda, sen köyde sobanın başında otururken biz kaymak için yarım saat dağa tırmanırdık" diyor. O kısa yürüyüşümüzde boş semaverin nasıl ağırlaştığını anlatamam. Neyse ki ben düşmeden babam ikinci dönüşünde semaveri elimden almıştı. 
     Taşımadan önce yürümeyi öğrenmek gerekiyor demek ki. Batıp çıktıktan sonra yürüdüğün yolun kızgın kum ya da dondurucu kar olmasının pek bir farkı yoktur. 

Yükünü almadan boyunun ölçüsünü alan ruh kendi çölünde yürümeye başlar. Burada ikinci dönüşüm başlar: " Tüm ağır şeyleri alır sırtına dayanıklı tin. Koşturur durur kendi çölünde. Ne ki en ıssız çölde gerçekleşir ikinci dönüşüm: aslan kesilir burada tin. Özgürlüğü geçirmek ister eline ve efendi olmak ister kendi çölünde. Son efendisini arar burada: düşman olmak ister ona. Büyük ejderhayla dövüşmek ister zafer kazanmak için."
Kendi çölünde yürüyen devemiz aslan olmak ister. Zaten zorlu bir yolculuğun sonunda sakin biri olarak devam etmesi beklenemez. Yol insanı değiştirir, başkalaştırır. Yol insanı terbiye eder. 
Hasılı deve olarak başladığı çöl yolculuğunu aslan olarak tamamlar ruhumuz. Ama ispat gerek. Bir zafer kazanması gerek ki kendi gücünü gösterebilsin. Öyle ceylanla falan uğraşmaz, ejderha arar savaşmak için. Aslan ormanın kralıdır. Tüm hayvanlar emrindedir. Bir kükremesiyle ormanın seyrini değiştirebilir. İşte bu aslan bir ejderha arar savaşıp yenmek için. Unuttuğu bir şey vardır; ejderha ateş püskürtür. Yani bir üfleyişiyle kralı olduğu ormanı yakıp kül edebilir. Aslan bilmiyor mudur bunu? Orman giderse taht kalır mı? Anladık zafer istiyor, ama neden tek üfürüşüyle felaketi olacak bir ejderha arıyor. Nietzche'ye bunu sormak isterdim. Kaplanda güçlüdür ya da devasa piton yılanları da var. Çok zorluk istiyorsa gergedanlar da iyi rakip olabilir kendisine ya da ne bileyim goril gibi güçlü bir rakip varken neden gidip ejderha arıyor, kendi mülkünü yok edebilecek birini? Fazlaca anlam yüklemeye gerek yoktur belki de, yazar aklına ilk gelen hayvanı da yazmış olabilir. Belki Nietzsche'nin aklına ejderhanın aslanın ormanını yok edeceği gelmemiştir. Kim bilir. 
Dönüşümün devam ettiğini unuttum. Aslan bir de çocuğa dönüşecek daha. Aslanın yapamayıp çocuğun yapabileceği şey ne olabilir? Nietzche'de hiç açıklamadan geçmiş aslan ve ejderhanın savaşını. Ben devamını getireyim:
Aslan ejderha ile girdiği savaşın ilk raundunda bir ateş topuna yenilir. Ama ne yenilgi! 
Orman yandı, aslanın hükümranlığından sıkılan diğer hayvanlar terk-i diyar etti. Ne taht kaldı ne hizmetkar. Ne orman kaldı ne aslan. Şimdi zirvesinde bıraktığı, daha doğrusu kendisinin aradığı ejderhanın bir üfürüşüne heba ettiği ormana bakıp ağlamalı mı? Ruh burada çaresiz kalıyor. Şöyle devam ediyor Nietzche: "Neden yırtıcı bir aslanın bir de çocuk olması gerekiyor ki?
Masumiyettir çocuk ve unutuş, yeni bir başlangıç, bir oyun, kendi kendine dönen bir çarktır."

Burada parçalar yerine oturuyor gibi. Unutmanın kollarına sığınır ruh. En yakınını kaybeden insanların ilacı olan unutmak, kendi savaşını kaybedenlerinde ilacı olur. Hatta krallığını kaybeden ruhun da...
      Ruh deve olup çöllere düştü, kendi çölünde zorlukları aşıp aslan oldu. Sonra belasını arar gibi mülkünü ejderhanın tek üfürüşüne kurban etti. Elden ne gelir, el mecbur unutacaktı ve en sonunda kendi oyunlarının döngüsünde büyüyen bir çocuk oldu. Sonuca bağlanmayan şeyleri sevmiyorum. Yani?
    Aslında anlıyoruz ki ne gerçek bir krallık ne de gerçek bir mülk mevcut. Her şey ejderhanın tek üfürüşüne bakıyor. İnsan ruhu buna rağmen imkansızla savaşıyor her seferinde. Bıraksa zafer hırsını, değil ejderha aramak; bir ceylanla gönül bağı kursa, yani en başından ormanı mülk edinmese bir yıpranmışlık söz konusu olmayacak. Ama "la rahate fid dünya" der Araplar. "Dünyada rahat yoktur."
Uzunca bir yazı haline getirdiğim Nietzche'nin bir paragrafında kendi ruhumu arıyorum. Elin imansız yazarının her dediğini kabul edecek değiliz elbette. Ya da her yazdığı doğru olduğu anlamına da gelmiyor. Henüz çölün başında olmalıyım. Bu yolun sonu ruhumu aslan yapmaya çalışsa da benim bir ormanım yok. Aslanı aslan yapan orman mıdır?
 Hâsılı, ağır aksak ilerlemeye çalıştığım bu çölün sonunda karşılaşacağım bir aslan olacaksa, ben ejderha aramak yerine olmak istemediğim aslanla savaşmak isterim. Aslan kraldır evet. Ama yırtıcıdır. Güzel dinimiz bize aslanlaşmadan çocuk olmanın yolunu açıyor. Çünkü mülkümüzün olmadığını öğretiyor bize. Mülk olmayınca ispat edilmesi gereken bir krallık da yoktur. Bir de "İnsan her istediğini elde edeceğini mi sanır?" diyerek haddimizi bildiriyor bize. 
      Çocuk olup devam etmek. Belki ihtiyacımız olan şey tam olarak budur. Çocuklarla konuştuğunuz zaman sanki hiç dinlemiyor gibi görünürler. ,Ya da yaşadığınız bir olayı birkaç saat sonra tamamen unutmuş gibi davranırlar. Ama konusu açıldığı zaman tüm detaylarıyla anlatırlar her şeyi. Evet evet çocuk olmak. Bu dünyanın debdebesinden ancak çarşaflarla kurduğumuz çadırımıza sığınarak kurtulabiliriz. Tabi önce annemin üst raflara kaldırdığı çarşaflara ulaşmam gerek. Sandalye. Bir sandalyeye ihtiyacım var. Odadan bir sandalye getirmeliyim...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DİNLENMEYİ ÖĞRENMEK

SOSYAL MEDYA VE REEL HAYAT

Değişmek | Değişime Direnç Göstermek