Nietzsche İle Sohbetler 3 | Dönüşmek



Karma karışık iki sayfanın ardından iki satırlık bir paragrafın altını çizmişim. Sayfanın geri kalanında ne anlatmak istemiş, kendisi de ne anlattığını anlayabilmiş mi pek anlayamadım. Ama galiba çizdiğim iki satır anlamadığım iki sayfalık yazıyı açıklamaya yetecek gibi:
"Eskiden tutkuların vardı. Şimdi erdemlerin var: onlar senin tutkularından doğdu. En yüce hedefini bu tutkuların bağrında filizlendirdin: onlar senin erdemlerin ve sevinçlerin oldu."
İbn Haldun diye hatırlıyorum, "kişi alışkanlıklarının çoğuludur" diyor. Galiba Nietzche'de tam olarak bunu anlatmak istemiş olmalı.
Tutku dediğimiz şey çok sevdiğimiz şeyler olabilir. Zaten insan gün geçtikçe sevdiği şeylere dönüşüyor. Çünkü zamanını veriyor ona, kendinden verirken ondan da bir şeyler alıyor. Peki ne bu alışkanlıklar? Eğer ortada bir dönüşüm olacaksa biraz ürkütücü değil mi? Bir şeyin alışkanlık olabilmesi için ne kadar zaman gerekir?
"Ruh Terbiyemiz" kitabında hal ve makamdan bahsedilir. Kişi bir şeyi sürekli yapıyorsa o haldir. Artık o yaptığına dönüşmüşse makamdır. Yani ne tasavvuf erbablarının ne İbn Haldun'un ne de Nietzsche'nin bahsettiği dönüşmek pek kolay bir şey değil demek ki.
Ulaşmak istediğimiz makamlar oluyor. Kalbimiz ritmini değiştirmeden atsın, namazlarımızdan lezzet aksın, her doğan güneş ilk bizim kalbimizi aydınlatsın istiyoruz. Ama olmuyor, başaramıyoruz. Kalbi dönme hızıyla dünyayla yarışan insanlarız. Bir günümüz bir günümüzü tutmuyor. Mesela üniversite sınavına çalışan, hedefi olan çalışkan bir öğrenci düşünüyorum. Bir sene boyunca belki sosyal faaliyetlerinden vazgeçiyor. Hayatı masasından ve netlerinden ibaret oluyor. Gecesi gündüzüne karışıyor ama bir yılın sonunda istediği okulu kazanınca hepsi bitiyor. Normale dönüyor, ertelediği şeyleri yapabiliyor. Ama bahsettiğimiz makamlar çok farklı, daha zor. İstediği makama ulaşmak için çalışacak ve ulaştığı zaman da mevcut halini korumak için aynı şekilde devam edecek. Zaten hiçbir zaman "oldum" diyemeyecek ama bir sonraki makama ulaşmak için kendiyle cehdi devam edecek. Tasavvufi meselelerde kendimi Ebu Cehil gibi hissediyorum. Onların duyduğu ayetle benim duyduğum ayet aynı, neden aynı şeyi algılayamıyoruz? Kulak aynı kulak, işleyen beyin aynı. Kalp. Evet kalp dönüyor ama onlarınki dönmedi mi? Nasıl başardılar, vazgeçmeden devam ettiler? Bilmiyorum...
      İnsanlar ilgilendikleri şeylere dönüşüyor. Ya da hayata ilgilendikleri şeyin penceresinden bakıyorlar, bakıyoruz. Bu yaz babama ağaçların ömrünü sorduğumda "iyi bir kereste yüz belki yüz elli yaşındadır" demişti. Ağaca bakınca mobilya görüyor olmalı. Yağmur başladığı zaman yatağımın hemen yanındaki pencerenin kenarına oturdum, kulaklığımı takıp şiir açtım. Annem elinde çamaşır sepetiyle girdi odaya "yağmurun yağdığını görüyorsun çamaşırları toplamıyorsun kızım" diyerek sitem etti. Bilmiyorum, yağan yağmurda başka şeyler gördüm ben, çamaşırlar aklıma gelmemişti. Kız kardeşimde her şeye çizebileceği şekilde bakıyor. Kıymetli dostum daha gerçekçidir, sağlam basar, genelde mantık tarafından bakar. Kapı komşumuz Başak abla geçen yaz araba istiyordu. Bize kahve içmeye geldiğinde sürekli arabalardan konuşurdu. Anneme otomatik mi manuel mi alması gerektiğini sorardı. O da her seferinde otomatik daha rahat derdi. Artık bu muhabbet baydığından yanında oturmazdım. Neyse ki yaz sonunda istediği arabayı aldı. Taksitini ödemek için çalıştığı iş yerine giderken arabasına biniyor, işten çıkınca küçük kızı öyküyü annesinden almaya arabasıyla gidiyor. Bilmiyorum ne değişti? Neyse.
İnsanlarda birbirine dönüşüyorlar. "Kişi dostunun dini üzeredir" buyuruyor peygamberimiz. Ya da "bana dostunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" derler. Sınıfımızdaki yakın arkadaşları düşününce hepsi birbirine o kadar benziyor ki. Birbirlerine sonradan benzediler ama, ilk senemizi dün gibi hatırlıyorum ilk etapta öyle değillerdi. Aklımızın aynı çalıştığı bir arkadaşım vardı. Yaşıttık, aynı zamanda başlamıştık, iyi de anlaşırdık. İşin tuhaf kısmı altı sene boyunca bir kere bile tartışıp ters düşmedik. Ama birbirimize dönüşemedik. İçten içe her zaman yaptıklarımı fazla bulurdu, hiç söylemedi ama anlıyordum. Günlük tutmam fazlaydı, okumam fazla. Şiirler çok da gerekli değillerdi. Derslerinde çok titiz ve kurallara çok bağlıydı. Ben de bazen kuralları çiğneyebileceğimizi düşünürdüm. Sınava hazırsam kitap okurdum ya da uyurdum. Ama onun vicdanı rahat etmezdi, ekstra hiçbir şeyle uğraşmazdı. Dersleri gözünü kırpmadan dinlerdi, hiçbir notu eksik olmazdı. Bilmiyorum benim de notlarım her zaman tam olurdu ama bu denli kastığımı hatırlamıyorum. Son senemizde neden okuması ve yazması konusunda ısrarcı olmadığımı sordu şikayetlenerek. Makale ödevlerinden yeterince iyi notlar aldığından, gerekli olmadığından bahsettim. Çok fazla kitap önerdiğimi ama kendisinin okumadığını söyledim. Hiç hatamı söylediğini hatırlamıyorum. Elbette hatalarım vardı. Ya da hiçbir zaman derdini anlatmadı. Bilmiyorum çok zıttık ama iyi anlaşıyorduk. Ortak paydalarımız vardı. Sonra son sene oldu, son sınav haftası geldi. Tek çalışmak istediğini söyledi. Problem yoktu, ama insan yine de tuhaf hissediyor. İlk sınavdan düşük not aldı, beraber çalışalım mı dedi, olur dedim. Ders Hidaye, bazı meseleler karışık. Tek tek anlattım, zaten zeki biriydi, hemen anlardı. Bir sonraki sınavda tekrar tek çalışmak istediğini söyledi, sonra bir daha yanıma gelmedi. Düşününce şaka gibi geliyor. Ders için arkadaş olacak biri değil, zaten onunda dersleri iyiydi. Son hafta rahatsızlandım, bir kez sormadı. Neden bilmiyorum darılsam da çok önemseyemedim çünkü ortada hiçbir şey yoktu. Mezuniyet şiirini yazınca ilk ona okuyacaktım falan, olmadı. Böyle mezuniyet günü geldi. Annesi ve ablalarıyla sanki hiçbir şey yokmuş gibi görüştüm. Gitmeden hediye paketinde bir çerçevede fotoğrafımızı hediye etti. İçindeki notta ölümlü dünyada dargın olmayalım vb. şeyler yazıyordu. İki ay kadar görüşmedik, mesaj attığında sadece neden hastalandığımda sormadığını sordum. En çok ters düştüğüm arkadaşım bile yanıma gelmişti. "İçimden gelmedi" dedi. Tek cümlelik cevap. Sonra benim bir dostum olduğundan, hiçbir zaman onun yerini tutamayacağını bildiğini söyledi. Bir de karşılıksız sevgi arıyormuş, annesi gibi sevecek birini. Dünyada böyle bir şey mümkün değildir. Annede karşılıksız sevmez, onu anne yapan duyguyu siz vermişsinizdir ona. Anlattım ama anlamadı. Öylece kaldık. Düşününce ben ona dönüşmemek için direndim, kendimden taviz vermedim. O da bana dönüşmemek için kendinden taviz vermedi. Ona dönüşseydim derslerinde çok iyi, hatta üst üste sınıf birincisi olurdum. Ama ne bileyim güneş sadece güneş olurdu, hafta sonu çarşı, kitaplar derslerden ibaret olurdu benim için. O da bana dönüşseydi her şeyi fazlaca düşünür olur olmadık yerde ağlayabilirdi. Ya da arada kuralları çiğneyip fırça da yiyebilirdi. Hasılı dönüşemedik ki altı yılın sonunda sessizce uzaklaştık. Dün doğum günüymüş, unutmuşum. Beş samimi arkadaşla olduğumuz wp grubuna halk kütüphanesinin doğum gününü kutlamak için gönderdiği mesajı atıp bize sitem etmiş. "İyi ki kitaplar var, herkes gider kitaplar kalır" yazdım. "Yine noktayı koydun" yazmış. Kıymetli dostum bir gün uzunca telefonla  konuştuktan sonra  "aslında pek kitapları sevmezdim, ama düşününce o benim kız kardeşim ve konuşacağımız bir mesele daha olmalı diye düşündüm. Sonrası bu batağa düşürdün beni" dedi. Altı senedir birbirimizden uzaktayız ama bu bir şey eksiltmedi. Altı yıldır yan yana olup aslında çok uzak olduğum arkadaşım gibi de gitmedi. Bilmiyorum neden anlattım bunları. Nietzche ile sohbetler başka bir şeye dönüştü. İnsan çevresinden hemen etkilenebiliyor. Eskisi gibi tahammülkar değilim, uymayan meselelerde ben yokum deyip çıkabiliyorum. Galiba kimse için doğrularımızdan taviz vermememiz gerektiğini anladım. Böyle bir yazı yazmayacaktım aslında alışkanlıkların insan ve toplum psikolojisindeki yerinden bahsedecektim. Neyse. Biraz gereksiz bir muhabbet oldu ama o kadar yazmışım, silmeyeyim.
Bari anlamlı bir sözle bitireyim: "Kişi alışkanlıklarının çoğuludur."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DİNLENMEYİ ÖĞRENMEK

SOSYAL MEDYA VE REEL HAYAT

Değişmek | Değişime Direnç Göstermek