dost.


“Kiminle dost olalım peki?” diye soranlara Bayezid-i Bistami’nin verdiği cevap şuydu:
“Hasta olduğunda seni ziyaret eden, hata yaptığında tövbeni kabul edenle, sûretle değil, sîretle!”

Ârif olmak en uzun meseleleri en kısa haliyle anlatma sanatı olabilir. Kelimeye baktığımızda Arapçanın en başlarında öğrenilen kelimelerden: “arafe” yani anlamak- tanımak. Yedi, içti, uyudu, koştu gibi fiillerin yanında öğrendiğimiz ve yirmi dört sigayla çektiğimiz bu fiili anlamamış olduğuma içerlerdim.
           Sayfalarca anlatacağımız meseleleri birkaç cümleyle anlatıyorlar ve onların cümleleri üzerine kitaplar yazıldığı oluyor. Bayezid Bistami’yi anlatırken yazar: “Kalbini gözleriyle meşgul etmeyen fakat kelimeleriyle sorguya çeken bir dervişti o.” diyor. Bir de dervişlik çıkıyor sahneye. Onlarla aynı senaryoda yer alamayacağım, ancak sahne ve açılıp kapanan perdeyle ilgilenen bir çırak olabileceğimi anladıktan sonra dostluğu anlamış birinin ettiği iki kelam üzerine düşünmek istiyorum.
       Kimi dost edinmeli?
“Hasta olduğunda seni ziyaret eden.”
Dostluk dediğimiz şey kısa süreli muhabbete dayalı, sığ arkadaşlıklar değildir. Arapçanın ilk derslerinde hocamız dilin derinliğini, genişliğini ve inceliğini anlamamız için bir kelime seçmemizi ve o kelimenin Arapçadaki tüm karşılıklarını bulmamızı ödev olarak vermişti. Ben de “dost” kelimesini seçmiştim. Onlarca farklı kelime ve anlamla karşılaşmıştım. Bunlardan hatırladıklarım:
“Anlayan, tanıyan, yol, aşina, sahip, mutasarrıf, malik, sadık” bunları tek tek düşününce anlamak nedir, tanımak ya da. Yol arkadaşı demiyor, yol diyor. Aşina olmak da garip aslında. Belki de her tanıma ayrı ayrı yazılar yazılabilir.
Şimdi tekrar hasta olduğunda ziyaret eden meselesine dönmek istiyorum. Sadece hasta olduğunda ziyaret edenle mi dost olacaksın? Nedir hastalıktan kasıt?  Bu kadar derin anlamı olan dostluk bu kadar sığ bir tanıma sığmış olabilir mi? Olamaz. Olmamalı.
         Hastalık aslında ciddi bir konu. Hastalık her zaman kişiye isabet eden musibet ya da şahsın tasarrufu dışında gelişen arızi durumlar değildir. Hastalıkta çoğunlukla kişinin ihmali vardır. Terli terli soğuk su içip bademciklerinin şişmeyeceğini bilmeyen yoktur. Ama çoğumuz mutlaka yılda birkaç defa bunu atlatırız. Ya da pencerenin açık olması halinde sabah üzerimize yüklenen grip halsizliğini de biliyoruz. Ama bilmemize rağmen gecenin tatlı serinliğine kapılıp pencereyi kapatmıyoruz. Yani hastalık baktığımızda kişinin kendi eliyle kendisine yaptığı şeylerdir. Etrafı açık olan bir balkon düşünelim, yaklaştığımızda aşağı düşüleceği aşikar. Bile isteye boşlukta dolanıyorsunuz, aslında siz de biliyorsunuz düşeceğinizi. Ve sonuç olarak düşüyorsunuz. Dost sizi ziyaret edendir. Sizi sizinle yalnız bırakmayandır. Bilmiyor muydu, ne işi vardı orada, hak etti vb. yığınla cümleler duyarsınız, bir kişi çıkıp sorar: “nasılsın?” işte o dosttur.
         Bir şey yemediğim ya da kendimi ihmal ettiğim zamanlarda annem: “hastalanırsan sana bakmam, dikkat et kendine!” diye beni azarlardı. Genelde telefonda işitirdim bu azarları ve her zaman aynı şeyi söylerdim “hastalanırsam bana sen bakacaksın, benim başka kimsem yok ama senin de bir tane Ayşenurun var. Yine de bakmazsan ölürüm artık, n’apalım”. Telefonun öteki ucundan güldüğünü hissederdim, sonra kızmaya devam ederek telefonu kapatırdı. Annemin o ikazlarından sonra hep hastalandım. Evde olmadığım için bana gerçekten bakamazdı, ki ciddi bir şey yoksa arayıp hasta olduğumu söylemezdim. Dostun anlamlarından biri de anlayan ve tanıyandı. Hasta olacağını anlayan ve hangi etkenlerle hasta olabileceğini bilerek seni tanıyan. Başka bir mesele çıktı ortaya. Seni ziyaret edip bak(a)mayan başka bir dost. Senin hastalığından habersiz, uzakta olan başka biri.
Mesele karıştıkça değişiyor. Daha fazla irdelemektense burada bırakıyorum. En iyisi hasta olmamak için dikkat etmek ve ikazlara uymak.

“Sûret değil sîret” diyor.
Yani hatip değil hitap. Söyleneni değil, söylediğini dost edinmeli. Söylenenlere sağır olunur ve söylenen kişi ön planda olursa bu dostluk değildir. Bu şekilde kişinin hataları göze görünmeye başlar, küçük kusurları büyüdükçe büyür. Söyleyen her zaman güzel olamaz ya da değildir. Ancak kişinin fiili ve kavli pek değişmez. Bunu esas alınca insan her şeyden ders çıkarmaya başlar.
      Hatibe baktığımız zaman hitaba sağır oluyoruz. Fıtratımız gereği iki şeye aynı ölçüde odaklanamıyoruz. Biri mutlaka daha fazla oluyor. Mesele hatip olduğunda pek haz etmediğimiz kişilerin aslında hayat kurtarıcı sözlerinden mahrum kalabiliriz. Ama odak hitap olursa kulaklarımız nasihate ve uyarıya hep açık olur. Karanlık ve aydınlığı bünyesinde barındıran gökyüzü bize hitap eder, yaşam kaynağımız olurken yaşamımızı sonlandırabilecek su bize hitap eder. Sabah zikreden kuşlar, bir taneden yedi başak veren buğday bize hitap eder. O zaman kainatla dost olabiliriz. Kainat bize yol olur, bize aşina olur.
Tam üzüldüğümüz sırada bir gökkuşağı çıkar, bizi anlayan olur. Sabah serinliğinde üşüdüğümüz vakit üzerimize değen güneş ışığıyla bizi tanıyan olur. Zikirden gafil olduğumuzda öten kuşlarla bize zikri hatırlatarak en samimi uyarıcı olur.  Mesele her zaman ayık olmakta saklı galiba.

Biraz dağınık oldu. Düşündüklerimi tam yazamadım ama mutlaka her yüreğe bir hitap çıkacağına inanıyorum.
Yani dost dediğimiz şey yol ise öğrenilecek çok şey var demektir. Tanımak ve anlamak ise dinlemek lazımdır. Aşina ise yüreğinin bir yerinde duruyordur, yeni değildir, sanki hep orada var gibidir.
     İşin başına, yani özüne gelelim:
“Kiminle dost olalım peki?” diye soranlara Bayezid-i Bistami’nin verdiği cevap şuydu:
“Hasta olduğunda seni ziyaret eden, hata yaptığında tövbeni kabul edenle, sûretle değil, sîretle!”

Dost eli omzumuzdan eksik olmasın…



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DİNLENMEYİ ÖĞRENMEK

SOSYAL MEDYA VE REEL HAYAT

Değişmek | Değişime Direnç Göstermek