SABAHIN RABBİNE ANDOLSUN!






      Sabahın erken saatleri. Mahlukat uykuda, kuşların insanı mest eden sesi duyuluyor. Pencereyi açtığımda biraz insanı üşüten havayla birlikte hangi ağaçtan geldiğini bilmediğim çok güzel bir koku doluyor odamın içine. Bu kadar yükseğe ulaşan kokuya şaşırıyorum. Rüzgar taşıyor olmalı diyorum, acaba daha neler taşır şu rüzgar? Boşluğa bıraktığım dizeleri taşır mı, göz yaşlarını, kuşların sesini, avazım çıktığınca korumaya çalıştığım sessizliğimi? Bilmiyorum. Şu an bunları bilmek de istemiyorum.
Kardeşimin ritmik nefes alış-verişi okuduğum kitabı kapattırıyor bana. Uykuyu düşünüyorum. Zihnimde olanları toparlamak için yazmaya başlıyorum...

      Uykunun insan bedeninde zaruri bir ihtiyaç olduğu âşikar. Tüm zihinsel fonksiyonları kendisinde topladığı da bilinen bir gerçek. Ama benim ilgilendiğim kısım zahiri yani bedendeki fonksiyonu değil. Onu doktorlar konuşsun ya da psikiyatristler…
Uyku bir bakıma minyatür bir ölümdür. Ruhun bedenden ayrıldığı, kalp ritmi dahil tüm bedensel fonksiyonların yavaşladığı bir yarı ölüm hali. Rabbimiz Zümer suresi 42. Ayette; “Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de uykusunda iken canlarını alır da ölümüne hükmettiği canı alır, ötekini muayyen bir vakte kadar bırakır. Şüphe yok ki, bunda iyi düşünecek bir kavim için ibretler vardır.” buyuruyor. Ayetin kendisinin belirttiği; “bunda düşünen için ibretler vardır.”
Rabbimiz her gün bizim içimizden birilerini yanına alıyor. Belki de köklerinden suya bırakılan papatya misali koparıldığımız toprağa geri dönüyoruz. Daha fazla solmayalım diye, yorulmayalım, ebedi dünyada bizi yoracak şeyleri azık olarak sırtlanmayalım diye. Bu ölümdür, asli olandır, dönüşü yoktur. Dünyada kapadığın gözlerini toprağın altında açmandır.
Bir de dünyada kapanan gözleri yine dünyaya açılan insanlar var; bizler. Kaç defa uyandım bu dünyaya diyorum içten içe. İnsanların bir bombayla yok ettiği kentlerin olduğu, açların- açıkta kalanların, adaletsiz mahkemelerin, suçu olmayan mahkumların bulunduğu bu dünyaya kaç defa uyanmış olabilirsin? Basit bir işlem: 7300 defa. Güneş benim için 7300 defa yandı, kalbim ne kadar yorulmuştur kan pompalamaktan, damarlarım o kanı taşımaktan, gözlerim ne kadar kızgındır bana. Az değil, 7300 uyku gördüm ben, o kadar öldüm ve o kadar dirildim demek.

Ölüm dirilmek için vardır değil mi? Allah’ın yanına aldığı kulları da dirilmek için ölmüştür. Bütün bedenî yetileri diriliş günü kendilerine verilmek üzere ellerinden alınmıştır. Tıpkı uyurken ellerimizden alınan duyma, görme, koku alma ve hissetme yetileri gibi. Tek farkla; biz uyandığımız anda onlar bize hemen iade ediliyorlar. Her günün sonunda sanki lisan-ı hal ile şöyle diyoruz; bunlar bize ait olmayan şeyler. Al Rabbim! Bu benim gözüm. Göğün mavisi, suyun berraklığı dışında hiçbir şey görmeye malik olamayan gözüm. Emanet bana, biliyorum. Her şeyi gören sensin.
Al Rabbim! Bu benim kulağım. Zahirde bile kendisine yapılan ikazları duyamayan kulağım. Dünyanın gürültüsüne yapışıp sessizliğe sağır olan kulağım. Ben duyamıyorum, her şeyi duymaya malik olan sensin, bunu da al. 
Bu kalbim! Al Rabbim, ben gereği gibi kullanamıyorum onu. Hem en iyi sen biliyorsun virane durumunu, onu da bırakıyorum sana. Emanet olduğunu biliyorum, yarın yine alacağım ama ne kadar sahip çıkabilirim bilmiyorum. Kalpler senin elindedir, sen sinelerin özünü bilensin…
Sonra uyuyoruz.

Kaliteli bir uykunun şartlarından bahseder kitaplar. Zihin duru, kalp sakin ve mide boş olmalı vs. Şimdi düşünüyorum da okuduğum zaman ne kadar dikkat ettiğim prensiplermiş. Akşam sekizden sonra bir şey yemez, kitap okur okumaz ışığı kapatır, konuşmadan uyurmuşum. Şimdi kaliteli bir uykuya ihtiyacım var mı onu düşünüyorum. Kaliteli bir uyku kaliteli dirilenler içindir, dirilebilenler için. Ne kadar dirilebildiğimiz muamma olsa da yine de fazla uykunun zararlı olduğunu düşünüyorum. Erdal Demirkıran’ın “Sadece Aptallar 8 Saat Uyur” isimli bir kitabı var. Dünyanın en akıllı insanı olduğuna dair noterden belge alan bir adamın belki de en faydalı çalışması olabilir. Bir de Jack London’un “Martin Eden” kitabı var. Yazar olmak için günde 3 saatten az uyuyan işçi Martin’i anlatıyor. Okurken uyumaya utanır hale geliyorsunuz. Ama insan unuttuklarıyla meşhurdur; kitap bittikten en fazla birkaç hafta sonra o utanma halinden eser kalmıyor. Çarşafın temiz kokusunu, yorgunluğunuzu ya da canınızın sıkkınlığı öne sürerek rahatça uyuyabiliyorsunuz.

Bir de seher vakitlerinde uyuyanlar var. Allah’ın rızkından ve bereketinden mahrum olanlar. Oysa Kur’an buyuruyor;

Tekvir 18: Ve nefes almaya başladığı zaman, sabaha;
Fecr 1: Andolsun o fecre!
Saffat 137: Siz onların üstünden muhakkak geçip gidiyorsunuz; sabah vakti.
Müddesir 34: Ağardığı zaman sabaha!
Felak 1: Ağaran sabahın Rabbine sığınırım.

Rızık ve bereketten kasıt maddi kazançlar değildir. Allah’ın kullarına verdiği rızıklar çeşit çeşit ve geniştir. Sabahı uykuda geçirenler bu rızık ve bereketten mahrum olurlar. Geniş zamanda uyuyarak zamanlarını israf ederler, zihnin en açık olduğu zamanları uyku gibi zihne ve gelişime ket vuran bir faaliyetle heba ederler. Güne geç başlanır ve dolayısıyla gün bereketsiz ve verimsiz olur. Sonra güneşin ilk ışıklarından mahrum olurlar. Oysa herkes uykudayken uyanık olsalar güneşin el değmemiş ışıkları önce odalarını, sonra gecenin ardında bıraktığı karanlık kalplerini aydınlatır. Kuşların sesi, şehrin sessiz duruşu, egzoz dumanları açığa çıkmamışken baharın kokusu...
Sabah berekettir. Kitaptır, öğrenmedir, yeni kararlardır. Oysa gece öyle mi? Hiçbir zaman yalnız başına gelmez gece. Sabırsızlığı getirir, soruları ve olası sorunları, gereksiz merakları, göz yaşını, sessizliği baltalayan yürek hengamesini getirir. Ya göz yaşıyla ya da vicdan azabıyla uyursun gece. Bu sebeple uzunca uyanık kalmamak, en geç gece yarısına ulaşır ulaşmaz uyumak gerekiyor. En iyisi ayete uyup yaşamak; “Sizin için geceyi bir örtü, uykuyu bir dinlenme vasıtası kılan ve gündüzü de yeni bir diriliş ve yayılıp çalışma zamanı yapan O'dur.”

Güneşin ışıkları odamı dolduruyor. Caddeden geçen arabaların tek tük sesi geliyor. Kuşların ötüşü hafifledi. Anlıyorum, kalbime yara olan bu asır yine uyandı. Olsun. Yarın sabah var. O uyanmadan uyanır, kulağımı dayarım sessizliğe. Kitabımı okur belki şiir bile dinleyebilirim balkonda. Hem insan daha mantıklı düşünür sabahları...

Sabahların ve dirilişin farkında olmak temennisiyle… 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DİNLENMEYİ ÖĞRENMEK

SOSYAL MEDYA VE REEL HAYAT

Değişmek | Değişime Direnç Göstermek