DÖNÜŞMEK
"Okurken yazın" sözüne müteakip yazmaya başlıyorum. Konu Marksist toplumda "praxis" kavramı. Ali Şeriati bunu somut bir örnekleme ile insan vücuduna benzetmiş. Parmağın hareketi demiş, kimin eseridir? Beynin mi, yoksa kalbin mi? Hayır. Vücutta yapılan her şey birbirine bağlı olan bir mekanizma sayesinde işler. Marksist öğretilerde çokça tartışılan praxis işte budur. Her şeyin birbirine bağlı olmasıdır.
Marksizm'i yazmak için gecenin bu saatinde oturmadım elbette. Şeriati "beyin mi yoksa kalp mi" sorusunu sorduktan sonra Dr. Bernard'ın bir sözünü eklemiş kitaba; "Kalbi bulunduğu yerden çıkarıp başka bir yere koyarsanız bambaşka bir şeye dönüşür." diyor doktor.
Kendimi buluyorum sanki. Beni bulunduğum yerden çıkarıp 21. asrın orta yerine bırakmışlar gibi. Abdurrahim Karakoç'un sahiplenmek istediğim bir sözü var; "Kalmışım ara yerde tozdayım, dumandayım. Kirli bir mekandayım, iğrenç bir zamandayım." İşte böyle...
Hayatta her şeyin bir yeri vardır. Onu olması gerektiği yerden çıkardığınız zaman bambaşka şeylere dönüşürler. Para bir araçtır mesela. Sadece bir takım ihtiyaçları karşılamak için kullanılmalıdır. Ancak araç olan para, amaç haline geldiğinde bambaşka bir şeye dönüşür. Yanında hırsı getirir, yalanı, kibri ve doyumsuzluğu. Paranın yeri sadece cüzdanlarımız olmalı. Ne beynimizin içi ne de sol tarafımızda her şeyden etkilenen dönek kalp bundan nemalanmamalı. Çağın bir problemi daha çıkıyor ortaya. Ne zaman cüzdanımızdaki parayı sol tarafımıza yerleştirdik ve ne zaman sol tarafımızdaki kalbi cüzdanımıza hapsedip cebimize koyduk işte o zaman mağlubiyetlerimiz çoğaldı. Uhud savaşındaki ganimetler geliyor aklıma. Allah Resulünün "cesetlerimizin üzerinde leş kargalarının dolaştığını görseniz bile yerinizden ayrılmayın" sözü bu saatte kalbime dokunuyor. Uhud savaşındaki mağlubiyetin hikmetleri tefsirde uzunca anlatılmıştı. Yirmi madde kadar ince ince ezberlemiştim de. Şimdi asrın mağlubiyetinin hikmetlerini düşünüyorum. Ortak şeyler olsa da "herkese çalıştığının karşılığı vardır" ayetini düşününce biz bunu hak ettik diyorum.
Cüzdanlarımızdaki kalpler... Bunun bir anlamı var elbette; 21. Asırda kalbi kazanmanın yolu ne yazık ki cüzdandan geçer olmuş. Üç kuruşluk kalpleri beş kuruşa kazanmak oldukça normal bir hal aldı. Gençlerin gereksiz harcamaları, israflar, butik ve giyim muhabbetleri... Galiba artık bunları yazmaya değer bulmuyorum. Daha önemli şeyler var. Zaaflarımız var. 21. asrın masumiyetimiz karşılığında zorla elimize tutuşturduğu aralıklar var. Belimizin ve kalbimizin kamburu aralıklar... Nasıl bu hale geldi diye düşünürken cevap bulamadığımız aralıklar. Sonra pişmanlıklar var bizi vicdanımızla karşı karşıya getiren. İmtihanlar var, gelecek günlere hapsedilmiş cevaplar var. Yetişemediğimiz günler var ömrümüzden dökülen. Her gün kendini yakmak suretiyle dünyayı aydınlatan bir güneşin ışığında; kendi kalplerimize bir kibrit bile çakamayan bizler varız. Karanlıkta yaşamaya alışkın bizler. Karanlığa aşık olmuş ve kendi içimizdeki ışığı engelleyen bizler. Eğer kalplerimizdekileri yakarsak aydınlanabiliriz. Ateş acı verir. Aynı zamanda ışıktır. Aydınlatmak istediğimiz bir nesil ve dünya var. Kendi karanlıklarımızı aydınlatamadan neslin ışığı olmak... Ne kadar da gülünç hayallerimiz var öyle değil mi? Yazacak çok şey var.
Ali Şeriatinin praxis tanımından, tanımlayamadığım kalbime ve kalplere olsun. Şeriati hayatta olsaydı kitabındaki böyle ciddi bir cümle üzerine bu şekilde bir yazı yazılmasından hoşnut olmazdı galiba. Ya da "okurken aynı zamanda yazın" diyen kıymetli hocamın yazıdan kastettiği bu değildir. Ancak dil ağrıyan dişe dokunurmuş. Ait olmadığı bir dünyada, yabancı olduğu duygularla yaşayan ya da yaşamaya çalışan biri olmak... Doktor Bernard'ın tam olarak anlatmak istediği benim; "Kalbi bulunduğu yerden çıkarıp başka bir yere koyarsanız bambaşka bir şeye dönüşür."
Dönüşmemek için var gücüyle çabalayanlara. Başaramasa da vazgeçmeyenlere, ulaşamasa da yolda olanlara... Üç noktanın boşluğunu kendiyle dolduranlara.
Marksizm'i yazmak için gecenin bu saatinde oturmadım elbette. Şeriati "beyin mi yoksa kalp mi" sorusunu sorduktan sonra Dr. Bernard'ın bir sözünü eklemiş kitaba; "Kalbi bulunduğu yerden çıkarıp başka bir yere koyarsanız bambaşka bir şeye dönüşür." diyor doktor.
Kendimi buluyorum sanki. Beni bulunduğum yerden çıkarıp 21. asrın orta yerine bırakmışlar gibi. Abdurrahim Karakoç'un sahiplenmek istediğim bir sözü var; "Kalmışım ara yerde tozdayım, dumandayım. Kirli bir mekandayım, iğrenç bir zamandayım." İşte böyle...
Hayatta her şeyin bir yeri vardır. Onu olması gerektiği yerden çıkardığınız zaman bambaşka şeylere dönüşürler. Para bir araçtır mesela. Sadece bir takım ihtiyaçları karşılamak için kullanılmalıdır. Ancak araç olan para, amaç haline geldiğinde bambaşka bir şeye dönüşür. Yanında hırsı getirir, yalanı, kibri ve doyumsuzluğu. Paranın yeri sadece cüzdanlarımız olmalı. Ne beynimizin içi ne de sol tarafımızda her şeyden etkilenen dönek kalp bundan nemalanmamalı. Çağın bir problemi daha çıkıyor ortaya. Ne zaman cüzdanımızdaki parayı sol tarafımıza yerleştirdik ve ne zaman sol tarafımızdaki kalbi cüzdanımıza hapsedip cebimize koyduk işte o zaman mağlubiyetlerimiz çoğaldı. Uhud savaşındaki ganimetler geliyor aklıma. Allah Resulünün "cesetlerimizin üzerinde leş kargalarının dolaştığını görseniz bile yerinizden ayrılmayın" sözü bu saatte kalbime dokunuyor. Uhud savaşındaki mağlubiyetin hikmetleri tefsirde uzunca anlatılmıştı. Yirmi madde kadar ince ince ezberlemiştim de. Şimdi asrın mağlubiyetinin hikmetlerini düşünüyorum. Ortak şeyler olsa da "herkese çalıştığının karşılığı vardır" ayetini düşününce biz bunu hak ettik diyorum.
Cüzdanlarımızdaki kalpler... Bunun bir anlamı var elbette; 21. Asırda kalbi kazanmanın yolu ne yazık ki cüzdandan geçer olmuş. Üç kuruşluk kalpleri beş kuruşa kazanmak oldukça normal bir hal aldı. Gençlerin gereksiz harcamaları, israflar, butik ve giyim muhabbetleri... Galiba artık bunları yazmaya değer bulmuyorum. Daha önemli şeyler var. Zaaflarımız var. 21. asrın masumiyetimiz karşılığında zorla elimize tutuşturduğu aralıklar var. Belimizin ve kalbimizin kamburu aralıklar... Nasıl bu hale geldi diye düşünürken cevap bulamadığımız aralıklar. Sonra pişmanlıklar var bizi vicdanımızla karşı karşıya getiren. İmtihanlar var, gelecek günlere hapsedilmiş cevaplar var. Yetişemediğimiz günler var ömrümüzden dökülen. Her gün kendini yakmak suretiyle dünyayı aydınlatan bir güneşin ışığında; kendi kalplerimize bir kibrit bile çakamayan bizler varız. Karanlıkta yaşamaya alışkın bizler. Karanlığa aşık olmuş ve kendi içimizdeki ışığı engelleyen bizler. Eğer kalplerimizdekileri yakarsak aydınlanabiliriz. Ateş acı verir. Aynı zamanda ışıktır. Aydınlatmak istediğimiz bir nesil ve dünya var. Kendi karanlıklarımızı aydınlatamadan neslin ışığı olmak... Ne kadar da gülünç hayallerimiz var öyle değil mi? Yazacak çok şey var.
Ali Şeriatinin praxis tanımından, tanımlayamadığım kalbime ve kalplere olsun. Şeriati hayatta olsaydı kitabındaki böyle ciddi bir cümle üzerine bu şekilde bir yazı yazılmasından hoşnut olmazdı galiba. Ya da "okurken aynı zamanda yazın" diyen kıymetli hocamın yazıdan kastettiği bu değildir. Ancak dil ağrıyan dişe dokunurmuş. Ait olmadığı bir dünyada, yabancı olduğu duygularla yaşayan ya da yaşamaya çalışan biri olmak... Doktor Bernard'ın tam olarak anlatmak istediği benim; "Kalbi bulunduğu yerden çıkarıp başka bir yere koyarsanız bambaşka bir şeye dönüşür."
Dönüşmemek için var gücüyle çabalayanlara. Başaramasa da vazgeçmeyenlere, ulaşamasa da yolda olanlara... Üç noktanın boşluğunu kendiyle dolduranlara.
Okuduğun,yazdığın evvela yaşadığın hayata anlam yükleyen yüreğine sağlık. Çok güzel bir yazı olmuş. Allah razı olsun :)
YanıtlaSil