KİBRİT-İ AHMER
Arıyoruz.
Hayat arayışlardan ibaret midir? Bir buluş var mıdır, bir sonu zorluklarla yürüdüğümüz bu yolun? Bir teselli kitabı bulur muyuz, bir ruh ikizi, bir anlayan dilimizde zincirlediğimiz kelimeleri... Hallac "ene'l Hak" derken bulmuş muydu yoksa? Mecnun'un bulmak istediği Leyla mıydı köyde çirkinliğiyle ün salan...
Mecnun Leyla'nın kapısına gitmişti; Leyla seslendi: Kim o?
"Benim" dedi Mecnun. Kapı açılmadı, ses yok...
Ertesi gün yine vardı Leyla'nın kapısına. Vurdu kapıya; İçeriden aynı soru: Kim o?
Yine "benim, Mecnun" dedi aşık. Ses yok, kapı yine açılmadı. Yollarda çürür ya aşıklar, bir bulduğu vardır, acaba doğru mudur, o mudur?
Üçüncü kez yine varır Leyla'ya, içeriden aynı ses: Kim o?
"Sen" der Mecnun. "Sen geldi". Kapı açılır...
Hikaye burada bitiyor. Twitterda yüz kırk karaktere sığdırılmış bir metindi okuduğum.. Şimdi yine aynı hikayeden, Leyla ve Mecnun aşkından bir yama yaparak hikayeyi bitirmek istiyorum;
"Sen" diyen Mecnun'a kapı açılır, aşık içeri buyur edilir. Mecnun'un gözlerinde yaş. Leyla kendisini anlayan birini bulduğu için bahtiyar. Sonra beklenmedik sözler dökülür Mecnun'un dilinden:
"Sen Leyla isen benim kalbimdeki Leyla kim?"
Hallac'ı idam sehpasına götüren varış, Mecnun'u Leyla'nın kapısından döndürür. Züleyha'nın, Yusuf diye sokaklarda deli divane arayışından sonra Yusuf'a tamah etmemesi, Mecnun'un Leylayı terki ve Hallac'ın ölümü, bir arayışın ve buluşun yaşattıklarıdır.
Yine başka bir arayışın öyküsü; Simyacı.
Ailesinin manastırda yetişmesi üzerine kendisi için yapılan plana uymayarak kitapları ve koyunlarıyla çölde bir arayışa koyulur. Piramitlerin ve aradığı gizemin atmosferinde kitabın sonuna kadar baş karakter Santiago'ya sempati duyarsınız. Çöllerde arayışı ve yaşadıkları ayrı ayrı dersler verir. Sonra bir Simyacı ile kesişir yolları. Aradığı gerçek hazinenin yolunu gösterir ona;
“Size neden simyacı diyorlar?”
“ Simyacıyım da ondan.”
“Peki altın arayıp da bulmayı beceremeyen öteki simyacılar neden başaramıyorlar bu işi?“
“Altın aramakla yetiniyorlar. Menkıbe‘nin kendisini yaşamak istemeksizin Kişisel Menkıbe’lerinin hazinesini arıyorlar.”
... Bir felsefe taşından bahsedilir. Dokunduğu şeyi altına çeviren Kibrit-i Ahmer'den.
Nedir bu taş? Hem kendi bünyesinde, yapı itibari ile taş olan bir şeyin dokunduğunu altına çevirmesi nasıl beklenir? Kelin ilacı olsa başına sürmez miydi? "Taş gibi kalbi var" diye yerilir ya insanlar. Tam tersi "altın gibi kalbi var" diye de methedilir. Bu altına çeviren taş hiç mi gücenmemiş bu söze? Neden altın olamadı o halde? Bir ilaç bulamadı mı keline sürecek?
Sorularımın cevabını vereyim;
Kibrit-i Ahmer biziz. Bizim bakış açımız.
Dünyaya bakıldığında çıkarılan anlam, olaylardan alınan ders, latif cümleler, kırsa da kıramayan kalpler, yorulsa da dönmeyenler. Kibrit-i Ahmer budur. "Gözleri çok güzel" denir ya. Ya da güzel kız/erkek diye nitelendiririz insanları. Güzellik dediğimiz kimindir? Gözü bana veren ben miyim? Aynada gördüğüm çehre bana mı ait? Ya da görünüşünü güzel bulduğumuz insanlar gerçekten güzeller mi?
Bir felsefe taşının dokunması gerek bu meseleye. Kendisine verilen beden üzerinde hiçbir fonksiyonu olamayan bir insana güzel diyoruz ya da aynı şekilde çirkin...
Ancak ince bakmak, yumuşak olmak, kanadı kırılan kuşun acısını yediği bir lokma ekmekte duymak... Bunlar kişinin kendine kattığı güzelliklerdir. Çalışmış, zor da olsa kendini bu maddeci dünyadan muhafaza edip manayı görmeye başlamıştır. Vitrinlerde yormadığı gözlerini ölen mazlumlar için günlerce ağlatmıştır... Yani Kibrit-i Ahmer göz değil, gözün gördüğüdür. Ayak değil yürüdüğü yoldur. Dilin kendisi değil konuştuğu kelamdır. Aslı itibariyle taş olup dokunduğu şeyi altına çevirmek insanın kendi elindedir. Aslı itibariyle de altından (güzel) olan ancak hayatını bir avuç taşla oyalanarak geçiren ve sonunda içeriden dışarı bir değişimle baştan başa taşa dönüşerek üzerinde mutlak hakim olamadığı dış güzelliğini kaybeden de yine aynı insandır.
Simyacının aradığı şey aslından Kibrit-i Ahmer idi. O görmek istiyordu. Eğer istediği şey güzellik olsaydı çöllerde dolaşmak yerine yeşillik, ırmakların çağladığı ve kuşların öttüğü bir yerde arardı. Ve yine gezginlerin aradığı maddi bir şey olsaydı, paçalarına dolan kumdan bir denizde dolaşmak yerine şehir merkezine giderlerdi belkide.
Yaptığımız hatalar kadar değil, çıkardığımız dersler kadar güzeliz. Wabi sabi felsefesinden bahseder kitaplar. Yani kırılmış bir porseleni altın tozlarıyla yapıştırmaya çalışarak daha güzel bir hale getirirler.
Yani hatalar için "keşke" demek yerine, "bundan sonra" demek bir bakıma adı geçen felsefedir bir bakıma da Kibrit-i Ahmerdir.
Çatlayan taraflarımızdan ışığın girmesine müsaade etmiyoruz. Hunharca onarmaya çalışıyoruz. Kimse fark etmesin yenilgimizi. "Tabağı bir kez kırıldı, aç kalır" demesinler istiyoruz. Altın tozları bunun için var. Gözyaşı, dua, istiğfar, sükut...
Görmek istiyorum. Gözden önce gözün ne gördüğünü bilmek istiyorum. Kibrit-i Ahmer bizim içimizde gizli. Fazlalıklardan arınıp özümüzü bulmak bizim elimizde. Simyacı arıyordu, gezginler arıyordu. Ben de arıyorum. Onları çöllere düşüren arayış beni içinde bulunduğum asra düşman ediyor. Ama bizim yaptığımız daha yürek işi diye teskin etmeye çalışıyorum kendimi; Biz bu asra rağmen, bu beton binalara, içi boşaltılan kavramlara, yeşili çalınmış ağaçlara, sevda adıyla önce toprağından sonra da teker teker yapraklarından edilen papatyaların olduğu bu dünyada kalarak; terk-i diyar etmeyerek Kibrit-i Ahmer'i arayacağız. Gezgin olup çöllere düşmeyeceğiz, koyun mesabesinde birkaç insanla köşemize çekilmeyeceğiz. Asra ve yüreğini cebinde taşıyan bu insanlara rağmen burada kalacağız. Burada kalmalıyız. Burada kaldığımız sürece varız. Yoklarla dolu bu dünyada, var olmak zorundayız.

Yorumlar
Yorum Gönder